Anlaşıl(a)madık

“O kadar acı çeker insan, canlılar arasında bir tek kahkahayı icat etmek zorunda kalmıştır” der Nietzsche. Belki de buna benzeyen bir cümle kurmuştu ama hatırlayamıyorum, sarhoşluk başa bela. Sokak aralarının o hiç bilmediğim girilmesi zor alanlarında ki hikâyelerde zamanın insan ettiği insanlara şahitlik ettim. Çok sevdiği için kendisine altın vuruş yapan kadını gördüm, alkolden zayıflamış bedeninde bir sigara daha içme telaşında olan adam tanıdım. Bir tek duruma hiçbir zaman aklım yetmedi. Manyak olmasına manyak olan bu kadar bu adam yahut kadının harika hikayeler anlatıyor olmasına. Hiç unutmam meyhane de çalıştığım bir dönem önemli bir gazetenin yazarı sabahtan başlar akşama kadar içerdi ve bir çok kitaptan okunabilecek sol fraksiyon hikayelerini bir yetmişlik rakının içine sığdırırdı. Ben sadece hayret etmek ile hayran kalmak arasında ki ince çizgide dolanıp dururdum.

İnce çizgide dolanmaya başladığım bu anların birinde bir zat bana soru sormuştu “ Neden bu kadar çok kitap okuyordum ve niye çenem çok düşüktü ”. Genelde göğüste yumuşatıp verilen paslar gibi cevaplar geçiştirirdim. Ancak bugün fazlaca keyfimin yerinde olmasından kaynaklı bir cevap vereyim. Nedeni hiç bitmeyen gündelik telaş içinde kendini kaybetmiş insanların, tutunamayan (Oğuz Atay’dan beri) biz insanların anlaşılamadığı içindir. Yerden bitme, pipisinin yerini bilmeyen bir veletken bile tuvalet kâğıdına yazılı her şeyde insanların söylediklerinden daha çok şey buluyor olmamdandı. Hiç bilinmeyen o kitapların etkisinde kalıp derin iç huzursuzluklar yakalıyor olmamdandı mesele. Büyüdükçe öğrendim bazı kitapların bazı özel ve manyak insanlara mutsuzluk vermek gibi mottosu var olmasındandı. O bazı kitaplar çürümemizi hızlandırırken kayıtsız olamayacağımız anlar yaratırdı. Şen mutluluklar içinde Kafka okunmazdı, Oğuz Atay’ın “örselenen” in acımasızlığını (Tehlikeli Oyunlar), Dostoyevski insan üzerine yazarken “kendimiz ile olan kavgamız” paradoksundan kurtulamayacağımızı söylerken, Yusuf Atılgan “er geç delireceğimiz” ( Anayurt Oteli), hatta zaten deli doğduğumuzu (Aylak Adam) haykırarak anlattığı için olmuştu. Netice de bazı kitaplar tehlikeliydi ve ben okumaya çok erken başlamıştım. Hikâyemiz büyük ve mevzumuz olabildiğince derindi. Netice itibari ile hava bugün yağmurluydu, ben kırmızı tuborg içmiştim ve yıldızlar görünmüyordu. Bir seferde içebildiğim bir kırmızı tuborg demin bitmişti, kalbim hükümetin yeni bir yasa ile istimlak edebileceği bir ormanlık araziye benziyordu.. Ben ise durmuş delicesine kahkalar ile yazı yazıyordum.

Bazen olurdu böyle. Bok gibi hissederdin kendini. Normal şartlarda dünyayı yerinden oynatacak kadar kuvvetli hissetsen bile, kalkıp iki sigara yakamayacak kadar yorgun bir bedenin içinde haps olurdun. Oysa o mucizevî davranış olsa biri gelse o iki kelimeyi etse her şeyi yoluna sokmak mümkün olacaktı. Ama kadınlar işte. Kadınları seviniz ama gidip hiç yaşamadığınız ve yaşamayacağınız aptal egolarınızın hırsını kadınlardan çıkartmayınız. Ama bazı erkekleri en çok kadınlar ve özel kadınlar üzer. Ne kadar üzülsekte bizi üzen kadınları daha çok severiz. Bence herkes gizli mazoşist farkında değil. Ama yinede ben kadınları severim. Sonuçta bir şekilde en çözümsüz anın en büyük çözüm noktası kırmızı tuborg olabiliyorsa ve ardından dinlenen onca şarkı gönül bağlarını titretiyorsa bu kadınların bir bildiği vardır.

Bir bildiği vardır diyorum. Çünkü ben geceleri kolay uyumayan çok adam ve kadın tanıdım. Kötü diye bahsedilen bütün rüyaları güzel yapmak için sonsuz çabalar ile birçok rüyanın içinde yer aldılar ve hiç uyumadılar. Ama bir gün, kendi mezarlarını kazarken bulmuştu adam yahut kadın. Usulca rüyaları kenara bıraktılar ve kimsenin rüyalarına girmemeye çalıştılar. Etkisizdi biriktirilen sözler ve ruh cebindeki banka hesabı boşaltılmıştı, biz bir nesil olarak sadece suya yazı yazıp, rüyaların gerçek olacağına inandığımız için suda yakılıp ateşte boğulacak genç erkek ve kadınlardık.. Biliyorduk aslında, benzer acıları yaşayan insanlar hep tanımıştı birbirlerini.. Hiç anlamadığımız anda o taksi parası ödenmiş, o gözyaşı silinmiş, bir bira ısmarlanmıştı. Metro, bar, sokak yahut kısaca hayatın biz insanlığa ait her bölümünde denk gelmiştik. Bir kez olsun gözbebeğimizin içinden bakmak yeterdi ve bu durum isimsiz tüm sokak insanlarının hüviyeti gibiydi. Bundandır kendimizi bir insana yakın hissetmek için illa bir şey paylaşmamıza gerek yok bizim. Benzer notaların heyecanında dans edip ağlayabildiğimiz kadar bağlıyız birbirimize..

Son olarak, şimdi siz eğlenmenize devam edin canım insanlar; o samimiyetsiz merhabalarınız, her cümlenin sonuna konan memnun oldum’larınız, ağzınızın içine sığmayan yalan takdimleriniz, gösteriş budalası gibi otu, boku ve şunu okudumlu reklam tabelası gibi hareketleriniz; bol makyajlı çok rujlu geceleriniz, kirli sakal body building halleriniz ile saklanmaya çalışılan göbekleriniz, dinliyormuş gözüken açılıp kapanan fordist üretim aracı gibi olan göz kapaklarınız, beklentileriniz, tutkularınız, mendil satan çocuklardan iğrenme ve acıma ile bakan gözleriniz, beş dakika hoşlanıp on dakika sevişme halleriniz, o üst düzey isimlerin havada fırtınalar estirdiği entelektüel konuşmalarınız ve ardından gidilen barlardaki ruh halleriniz.. Üzüldüğünüzü iddia ettiğiniz ülke siyasetinin meze aracı olarak kullanılıp birbirinize yakınlaşmalarınız, pişmanlıklarınız, sonu kötü ya da iyi biten sevişmeleriniz, çabucak barışmalarınız, kıçınızı dönerek uyumalarınız.. Şimdi sonu maaş ile bitecek bir iş sorusu olarak düşünsek bunu: Biz sizinle nasıl anlaşacağız, anlayacağız birbirimizi canım insan? .. Siz bu yaşantınız içerisinde birçok şeye çaresizlik diyip kafaları yerken ben çaresizliği farklı tanımlamak ile meşgul oluyorum.

Sen çaresiz filan değilsin, hatta hiç birimiz çaresizlik yaşamadık. Çaresizlik nedir hiç düşündün mü sen? 800 lira maaş alıp 300 liralık gaz faturasını görünce kendisini asan babadır..  On yaşından beri kendi evi içerinde tecavüze uğrayan ve evden kaçmaya çalıştığı gün namus cinayetine kurban giden kadındır çaresiz olan..Koca dayağından kaçıp, babasının yanına yerleştiğinde, çocuklarının gözü önünde babası ve ağabeylerinden dayak yiyen kadındır çaresiz olan..  Örnekleri sen çoğalt ben gazete haberlerinden iki kuble paylaştım. Ama bana çaresizim deme. Bu kadar çaresizlik varken “ defol git” başımdan diyesim geliyor. Diyemiyorum da masrafım artıyor bira çok pahalandı, kapitalizm çok sert. Buraya kadar okuduysanız son not olarak şunu düşünün, yanı başımızdaki insanların dert ya da tasalarına bir sigara içimi süresi kadar üzülebildiğimiz sürece, o kırmızı tuborg çok içilir, gerçek aşklar hep hikayelerde olur ve biz daha çok kitaplara sarılıp uyuruz..
Fahrunnisa PANDA
20.04.2015

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s