Gelen Yaşın Giden Yaşa Selamı

Hiç bilmediğim bir kent olan Malatya’da doğmuşum. An itibari ile 28 yaşında bu yazıyı yazarken İzmir’den sesleniyorum. İlginç ve birçok yol hikâyesini içinde barındıran bir yaşam hikâyem var. Az yaşantımın içinde çokça gördüğüm şehirler oldu ve hala anlamlandıramadığım birçok durum. Galiba yaşın ilerlemesi neticesinde düşünülecek fazlaca durum oluyor ve sen hiçbir şeye yetişememek ile meşgul oluyorsun. Başarılı olan insanların sırrı ise her şeye yetişmelerinde diye düşünüyorum.

İlerleyen seneler pek başarılı geçmiyor aslında. Çokta umut vaat eden kelimeler olmayacak aslında bu yazıda. Hatta nezaketi bir kenara bırakırsak “Bok gibi” geçen yıllarımız oldu diyeceğiz. Ama belki okuduklarımdan belki daha hiç okuyamadığım o kitapların heyecanından olsa gerek sersem umutlarım var benim zamana bedava savurduğum. Tüm kapitalizmin fiyat etiketlerine karşı durup yaptığım, yapıyor olduğum. Herkes yeni yaşın içinde birçok güzel hayal kurar. Ben çocukların ölmediği ve dostlar ile oturulan uzun masaların hayalini kuruyorum. Söylemenize gerek yok gerçekten aptalca fikirler bunlar. Çünkü 28 yaşına girmiş olan her birey para kazanıp, kariyerini düşünüp malum Türkiye gerçeğinde askerliğini bir an önce yapıp düzen kurmalı. Ama ben yapamıyorum düzensiz olan tüm düzenli eylemleri sevmemden kaynaklı diye düşünmekteyim.

Doğum, yaşam dedikleri durumun kutlamasının yapıldığı bu kutsuz günü ben bir devlet dairesinde geçirdim. Çünkü öyle abartılacak bir durum yok “sgk prim borçlarının yapılandırılmasında son gün 2 şubat” olduğu için. Devlet dairesinde doğum  günümü geçirirken dünya dışı yaşam var olup olmadığını düşündüm. Ve var  ise 2 Şubat doğumlu uzaylılar bu gününü nasıl geçiriyordur diye düşündüm. Sonra s.. et dünya dışını içinde yaşadığın tüm Dünyayı halledebildin mi ki Dünya dışı yaşamı düşünüyorsun diye düşündüm. Bugün dünyaya en çok zarar veren insanın kendisi ve kurtarmaya çalışan gene insanın kendisi. Orhan Veli ya da Ateyist abiler bu paradoks duruma bir açıklama getirirse bu muhterem sevinir. Ancak konumuz bu değil.

Sanki kocaman bir kokuşmuşluğun iğrençliği sarmış etrafımızı ve girdap gibi içimize çekiyor. Kendine değer vermeyen insanların toplumları kurtarmaya çalıştığı dünyalar içinde yaşıyoruz. Herkes ama herkes insan kavramından bahsederken insan denen olgunun değil taa kendisinin içine sıçıyoruz.

Estetik kaygılarımızı kenara bıraktığımız o kadar bariz ki. Çirkinliklerimiz paçalarımızdan akıyor. Her akşam yediğimiz yemekler bile özensiz fast food kültürünün basitliğine sıkışmış. Yozlaşmış hayatlarımız da zevk yoksunu bireyler olarak ölümlere şahitlik ettiriliyoruz. İnsanı kaygılarımızın çalındığı post modern darbeler yapıyoruz kendimize ve toplumlar inşa ediyoruz hiç durmadan. Aşk kavramını bile basitleştirip yemeklerimiz gibi çirkinleştirdik. Aşk demek; yeniliği üretebilmek, gülümseme yaratabilmek yahut taze kitap kokusunu ciğerlerimizden içeriye davet edebilmekte saklı olmalıydı. Aşk işteş bir eylem olarak lanse edilebilecek kadar ucuz olmamalıydı. Aşk’ın koskoca dünya da yalnızlaşılabilecek bir eylem olmadığı bilinmeliydi.

Sonuç olarak, umutlu cümleler kuramadım ama çokta umut vaat eden zamanlardan geçmiyoruz. Ama hayallerimi anlatmak istiyorum. Didem Madak vasiyeti gibi olsun istiyorum zamanım “Dalgınlığınıza gelmek istiyorum ve kaybolmak o dalgınlıkta” demişti. Kaybolmak istiyorum. Çocukların ölmediği, gözyaşlarının azami, insanlığın şen kahkalar attığı bir dünya hayalim var. Eşit bir dünya hayalim var ama ideolojik sapıtmalar içinde siyasetin kirli gömleği giydirilerek yapılmasın. Uzun otostoplar ile harika hikâyeler katmak istiyorum kendime. Âşık olunabilecek o doğru kişinin bir yerlerde olduğuna olan inancım sonsuz. Her zaman herkesin kendi ailem gibi bir ailesinin olmasını isteyebileceğim kadar paylaşımcı olma inancı taşıyorum. Sizde günleri sevdiyseniz ve sevmeye devam edeceksiniz ben gibi. İçinde bulunduğunuz anları bir Sabahattin Ali romanları gibi hemen bitsin ama hiç bitmesin telaşı ile tüketiyorsanız. Bir şeyler ne olduğunun çokta önemli olmadığı ama dert ve tasalarınız var ise. Paralı ya da parasız arşınlayabiliyorsanız zamane sokaklarını.. Bir taşra çocukluğunu sakladığınız ruhunuzda övünerek iyi ki emekli memur çocuğuyum diye goy goy yapabilecek kadar sevdiyseniz yaşamı. İyi ki varsınız ve hep var olun. Az gelişmiş ülkemin yaşanmamış aşkları, çok ekmek tüketip az düşünen beyinlerine daha çok saçma sapan yazılar yazacağım. Sonu gelmeyen cümleler kuracağım. Daha çirkinleşip, daha da beter olacağım. Ama merak etmeyin hep bir yerlerde olacağım.

Oğuz Atay üstadın dediği gibi:“Hiçbir şey bilmeseydim, belki yeni baştan öğrenebilirdim. O kadar da saf kalamadım. Artık çok geç”
Fahrunnisa PANDA
03.02.2015

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s