Savaşa Karşı

Çok sıradan bir gün başlamıştı işte. İnsanlar yataklarından küfrederek kalkmış. Kahvaltı bile yapmadan o metroya, metrobüse, otobüse yetişme telaşındaydı. İnsanların patronlarına para kazanma telaşı vardı. Çünkü o çok önemli hiç bitmeyen işlerine yetişmeleri gerekiyordu. İtaat edecekler, tüketecekler ve ölmeleri gereken zamanı bekleyecek şekilde dizayn edilmişlerdi. Başka dünya na mümkündü!

Bu telaşlar içerisinde akşam oluyor ve evlerde bir yemek telaşı başlıyordu. Sular masaya konuyor, yemekler ocaktan alınıyor. Televizyonun ekranı masayı görecek şekilde ayarlanmaya çalışılıyordu. Herkes sofraya oturduğunda ana akım medyanın göz bebeği olan o  televizyon spikeri her zaman ki makyajlı güzelliği ile anlatmaya başlamıştı: “Sayın izleyiciler, savaş hem ailesini, hem de kollarını almıştı. Adı Ali İsmail Abbas, henüz on iki yaşında, bu savaş onu çocuk yaşında kolsuz bir bedene mahkûm etmekle kalmadığı gibi, tüm ailesini de elinden aldı. Bağdat’taki evlerine gece yarısı düşen bir füze ailesinin bir çok ferdin ölümüne, Ali’nin ise iki kolunun birden kopmasına neden oldu” diye devam etmekteydi. Aile yemek yerken bu haberi izledi, o yemek yendi, bulaşıklar yıkandı kimsenin canı sıkılmadı. Yarın günlük rutin hayatına insanlık devam etti.

Savaş Irak, Suriye, Filistin vs. gibi kentler de yaşanınca uzak. Ancak farkına varmamız gerekiyor. Artık savaş topraklarımıza girmiş bulunuyor. Günaydın insan. Hoş geldin burası gerçek Dünya. Şimdi kimse gün içinde içerisinde savaşsız bir cümle, kurşunsuz bir görsel ve ölümsüz bir hayat geçiremiyor. Nasıl herkes herkese savaş ortamında “Yaradandan sevdim yaradan ötürü” diyemiyormuş. Kürt, Ermeni, Türk, Alevi, Solcu ve yahut Ateist sevilmiyormuş. Savaş ortamında saflar sıklaştırıp günahlar çoğaltılıyormuş. Nefret suçları yaygınlaştırılırken vahşet ulu orta sergilenir oluyormuş. Gencecik insanlar bombaların hedefi, günahsız insanlar ölümle erken tanışır oluyormuş. Masum insanlar, kamu görevlileri ve birçok insan ölüyordu, öldürülüyordu. Çok acıdır bahsi bile kötüdür “ölümün”. Ancak hangi ideoloji hangi devlet, hangi zengin, hangi burjuvazi, hangi entelektüel yaşam hakkının alınmasını gerekli bir olgu olarak sunabilirdi ki değil mi? Hiç kimse merak etmesin hepsi yaşam hakkının gerekli ve zaruri şartlarda alınmasını savunurdu. Kısacası bu dünya içerisinde “En kutsal değer olan Yaşam Hakkımız”  bazı ideolojilerin, über devletlerin, o hiç bitmeyen sonsuz zenginlerin iki dudağı ağzındaydı. Bu kadar işte, bu kadar basitti her şey.

Bu kadar basitliği nasıl mı yıkarız. İlk baş “İnatçı” olacaksınız sonunu düşünmeden. Hermen Hesse ne demiş, İnsanların çoğunluğu aynı inatçılığı göstermiş olsaydı, dünyanın çehresi değişirdi. İnatçılıkla donanmış insan, para ya da güç peşinde koşmaz. Uğrunda insanların her türlü eza ve cefayı birbirlerine reva gördüğü, hatta sonunda birbirlerini kurşunladıkları para, güç ve diğer bütün nesneler, kendi kendini bulmuş bu inatçı insan için fazla değer taşımaz. Onun baştacı ettiği tek şey vardır: Kendisine yaşamayı buyuran, büyüyüp gelişmesinde ona el uzatan gizemsel güç.” Diyor. Bütün kutsal kitaplar, bütün ideolojiler, o kalın hukuk kitapları “Öldürmeyeceksin” diyor. İdama nasıl karşıysan o kadar karşı olacaksın öldürmeye. Kurşunun sıkıldığı hiçbir coğrafya içerisinde çiçeklerin tomurcuklanıp, çocukların kahkaha attığı görülmemiş. Kanın daha çok kan akıtılarak kazanıldığını hiçbir tarih kitabı yazmadı. O coşkun zaferlerin, gururlu müsebbih komutanları arkalarında ölmeye kandırılmış halklar olmasaydı ne yapardı.

Ama neydi başka bir dünya mümkün değildi, sistem belliydi ve şükür etmek çok mühimdi. Lütfen siz sakın rahat koltuklarınızda öfkelenip bu yaz sıcağında öfkenizin kurbanı olup barış için daha çok çığlık atmayınız. Hiçbir gazeteci savaş karşıtı haber asla yapmasın, hiçbir siyasi lider yahut ölümlü dünya lideri sukunet çağrısı yapmasın. İnsanlık kendi kanında boğulmaya devam etsin. Biz daha çok cenazeler gömelim. Devletler insan yaşatmak için soğuk ve resmi duruşlarını bozmadan o soyut zaruri yapılarında devam etsinler.

Aferin bize insanlık, aferin iyi bok yiyoruz. Hep böyle bokun içinde debelenip kendi yarattığımız bokta boğulalım. O zaman şimdi öncelikle ırklarımızı söyleyelim, sonra dinlerimizi açıklarız, ardından cinsel tercihlerimizi açıklarız, açıkladıkça daha çok nefret ederiz birbirimizden. Ardından bunlarda yetmez öldürmek için birbirimizi, mikro konulara girer hangi gazeteleri okuduğumuzu sorar, hangi yazarları sevdiğimizi açıklarız birbirimize. Öldürmek için milyonlarca sebep buluruz. Sonrası ne mi olacak. Bütün insanlık ÖLDÜRÜRSE kendini bu kadar nefret içinde belki hayvanlara ve doğaya biraz olsun huzur verip nefes aldırırız.

Nereden başlayalım.!
Not: Akademik bir yazın olsun diye uğraşmadım, aman yazım kuralları düzgün müdür diye tekrar bakıp incelemedim, bu kadar ÖLÜM varken kısacası birçok şey hakikaten çok boktan geldi.
Fahrunnisa PANDA
23.07.2015

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s