Ütopyam: Into The Wild

Müziklerin hiç susmadığı, karmaşanın hiç bitmediği ve insanoğlunun sadece yollara düşebilme cesaretini görmek için o devrim ütopyasına inanırım. Ama bugün size inandığım o devrimin ütopyasını anlatmayacağım. Her zaman beni etkileyen ve yarında etkilemeye devam edecek olan bir filmi süslü kelimelerden uzak incelemesini yazacağım. ‘İnto the Wild’ filmi bir birey öyküsü değil. Woodstock kafası yaşamış yaşlı amcamın, şarap parası için iğrenç işlerde çalıştırılmak zorunda bırakılan o insanın, oblomovcuların öyküsü, sözün özü hepimizin hikâyesi.

Film, öncelikle Chris’in mezuniyet töreni ile başlıyor ve o mezuniyet töreni içerisinde yapılan şatafatlı, aptal ve gösteriş budalası serominilerin ne kadar bayağı ve gereksiz bir durum olduğunun tespit edilmesi ile giriş yapıyor. Kendi egosantrik hayal kırıklıklarını kendi çocukları üzerinde sosyal deney yaparak gidermeye çalışan ebeveynlere vurgu yapılırken ki sahnede ciddiyetsiz çıkış yapan Chris’in tepkisinden anlayabiliyoruz. (bknz. “Bulantı- Sartre” hissiyatı) Film içerisinde, anlatılan kısa aile tarihseli içerisinde çocuklarının birer meta ve serbest piyasa ekonomisi içerisinde bir mal olarak gördükleri için etiketlenebilir bir meta görünümüne sokulması, okul etiketleri (filmde harward hukuk olarak geçiyor) ile piyasaya pazarlama sahnesini izlemeye başlıyoruz. Hayatı boyunca hipodromda ki bir at kadar başarı koşullu yetiştirilip duygusal fakirlikle büyütülen Chris’in içsel yalnızlığı ve çaresizliğini izlerken ruh daralması yaşıyoruz. İçindeki bu yalnızlık ve çaresizliğin verdiği hissiyatla geçmişini, etiketlerini ve zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmadığı için her şeyi geride bırakıp sadece yollara düşüyor.

Elinde ki son paraları ile karın doyurup yol derdine düşüyor, ucuz hostellar bularak günlerini orada geçiriyor, özgürce ucuz barlar da bira içiyor. Kırılan ve farkında bile olmadan sürekli yaraladığı ruhunu özgür bırakarak tamir ediyordu. Kendini buluyordu. Kapital ekonominin en aptal fast food zincirlerine inat ekmek kavgası veriyor, uzun ve sonsuz asfalt yollarda kaybolan benlik arayışına koşuyordu. Kimi zaman deli kahkalarına şahitlik ediyoruz, kimi zaman sonsuz gözyaşlarına. Ama hepimizin her gün öldürdüğü insanlığımızı izlemek ile meşgul oluyoruz.

Özgür olma yolunda olan Chris, kendisi ile aynı düşüncede olmayan insanlar ile kahkalar atabilmenin onuruna erişiyor, aynı yatağı paylaştığı kadınla resmi nikahsız sevişebilme onuruna varıyordu. Devlet erkinin 5lik düzende vermiş olduğu başarıla ile değil yolda olan yaşam içinde hayatta kalarak başarı erkini öğreniyordu. Masalsı aşklar yaşamıyor gerçek aşklar ile meşgul oluyor, kapitalist sistemin ucuz ve basit romanlarını okumuyor, ay ışığının aydınlattığı yerlerde kitap okuyabilmenin zevkine varıyordu. Mükemmel bir kadın aramıyor, mükemmel başarıların peşinde koşmuyordu. Yaşanacak bir gün daha var ise eğer maskelerini düşürmüş bir insanlıkta yüz yüze çırıl çıplak ruhları birbirine bakan insanlar görmek istiyordu.

Belki gideceği yolun sonu onu hiçbir yere vardırmayacak ve belki Kafka’nın bize söylediği gibi tünelin sonunda hiçbir zaman aydınlık bir ışık olmayacak. Hiçbir şeyi sahiplenmiyor, gündelik hayatın kaba oyunları ile hiç ilgilenmediği için yaşam çoşkusunu bulmasına yardım etmiş olan herşeye şükranlarını doğaya sunuyordu ve Chris’in repliği ile “Yalnızca çok uzağa gitme riskini göze alanlar yaşamda nereye kadar gidebileceklerini öğrenebilirler.” dediği günden beri bütün dünyanın serserileri birleşerek yollara düşüyoruz.

Fahrunnisa PANDA
30.01.2015

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s