Yolda Olmak

        Beynin içinde kelimeler dolaşır, anlaşılmaz insan olmuşsundur ve kaçmak istersin. Algıların öyle bir açılmıştır ki. Beynin algılara yetişmek için bu hızlı maratona yedek askerler ordusu oluşturur. Rusya ‘da ki kızıl devrimden 10 gün önceki gibi hissedersin beynini. Bir nefeslik çaya yahut çayın içine karıştırılmış votkaya ihtiyacın vardır. Sen yola çıkmışsındır. Bir değişiklik için küçük bir umut için. Birileri yolda olurken birilerine gece düşünmek kalırdı. Öyle çaresiz bir düşünce hali olurdu ki o anlar. Ruhun bedene tecavüz ediyor gibi hissederdin. Birileri uzayıp giden yolda düşünürdü, birileri de gecenin en karanlık halinde. Karmaşıklaşan kelimeler hafızandan geçip kusarcasına etrafa saçılırdı. Sokaklara çıkıp insan siluetlerine bakardın. Düşünmesin isterdin beynin. 21.yüzyılın Don Kişot’u sanıyorken kendini aslında kocaman hayat okyanusun da bir kum tanesi bile olmayı becerememiş bir insan olduğunu bilirdin. İnsan ancak kendisi bilir ne olamadığını.
Tüm bunlar düşünülürken ağrır insanın hayatı işte! Çünkü 5 dakikalık konuşmalar da kocaman yargılamalar yapan insanlar var bu dünyada. Hâkimlere ne gerek vardı ki muhteşem yargılamalarımız ile ruhlar öldürülüyordu sokaklarda. Aslında tanrıyı öldürmüştü Nietzsche belki de ruhlar özgür kalsın diye yapmıştı bunu. Kim alabilirdi ki başkalarına ait ruhları, nasıl kıyardı o ruhlara insanlar? Ne demişti Albert Camus “bir adamı öldürmek için her zaman neden bulunur, tersine yaşamasını haklı gösterecek bir şey bulmak imkânsızdır”. Bu noktada öğretmeye başlar acı bize, acılı yanlarımız. Etrafımıza anlamayan gözlerle bakarken acılar tutar elimizden, kaç tane sevgi bilirsin ki bize savaşmayı öğretsin. Kaç sevişme bize ekmek yedirsin, kaç kahkaha bize omuzlardan tutup kalk birader desin. Sevmek yâ da sevilmek hayatın bize sunmuş olduğu muhteşem bir tiyatro perdesidir. Asıl yaralar bu perdenin arkasında ki sahnede olur. Sahne güzeldir, sahnenin arkası hep gerilimlidir. Darlanmadan giyen yoktur hayat gömleğini, ellerin birleşip aşkın örgütlenme olduğu yerlerde vardır o en güzel kazanımlar. Heybeni çıkartıp koydun mu önüne, acıyı şarap diye içtin mi? Ne demişti üstat ‘’şarabı şarap yapan üzümün demi değil muhabbetin kıvamıdır‘’ diye. Şimdi bıraktığın yerden al göçebe aşklarını, kayıp zamanlarını, yarım kalan kitaplarını ve sakin ol artık keyifle içilen sigaraların tekrar yakılma vaktidir.
Tekrardan yüksek sesle haykırma vaktidir o vakit ‘’yaşasın sevişen halkların kardeşliği‘’ diye. Son parayla bira almaya koşmalı, âşık olduğu kişinin gözüne bakamayan kişi olmak için savaşmalı. En masum banyosu bir çocuğu koklamak olan anneye kıyamazdı ya hayat. Madem cennet annelerin ayakları altındaydı, alkol niye bütün kötülüklerin anası oldu? diye sorgulamalı. Yukarı gerçekten anlatıldığı gibi kötü olabilir mi gerçekten Nietzsche pos bıyıkları ile Marx abi ile aforizma tartışmasına girmemiş midir? Bob amca kafası güzelken köşede elinde birasıyla Jimmy ağabey beklemez mi onu. Bütün iyi insanlara karşın sevginin ve aşkın katili olan ruhlar var mıydı? Düşünmeyecek miyiz?  http://www.youtube.com/watch?v=7_96FmdNhZo

Fahrunnisa PANDA
13.04.2014

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s