Bitmeyen Çilemiz: Milliyetçilik

Dünya bir dönüşüm aşamasından geçmektedir. 18. Yüzyıl sonlarından itibaren dünya gündeminde sürekli tekrarlanan “milliyetçilik” bugün gene hortlamıştır. Yeniden üretilen ve temcit pilavı gibi önümüze konan milliyetçilik hayalet gibi dolaşmakta ve bireyleri ayrıştırmaya devam etmektedir. Ulus-devlet kavramı ve bunun sağladığı imkânlar doğrultusunda ideolojiler tekrar konum alırken bu duruma uygun girişilen eylemlerin ortaya saçılmaya başlandığını ve hızla devam ettiğini görmekteyiz.

İlk örneklerini Amerika’nın kuruluş aşamasında (1776) gördüğümüz, sonraki süreçte 1789’lı yıllar itibari ile Fransa’da ortaya konan milliyetçilik etkili olmuştur. Bu durum diğer bütün dünya devletlerinin kıpırdandığı bir dinamo etkisi yaratmasına sebep olmuştur. Tarihsel bir açıdan değerlendirildiğinde 200-250 yıllık bir süreç kısa gibi gözükebilir. Ancak etkileri süreç içerisinde çok bedellerin ödenmesine ve yüksek ölçekli değişimlerin yaşanmasına sebep olmuştur.

1920’lerin başlarında İtalya’da ve 1933’lerde Almanya’da demokratik düzen yerine aşırı bir milliyetçilik ve baskı düzeni kurmayı amaçlayan öğreti (faşizm) iktidara gelmiştir. Doğuda ise Japonya, yayılmacı bir güç olarak tüm dünyayı etkilemeye başlamıştır. Dünyadaki siyasal, sosyal, ekonomik ve askerî açıdan büyük değişimlerin yaşanmasına sebep olmuştur. Milliyetçilik özelikle en çirkin yüzünü, II. Dünya savaşınında çıkmasına neden olan ‘faşizm’ döneminde yaşamıştır. Milyonlarca birey ve toplum faşist diktatörlüklerin rejimlerinde birçok gerçeğini kaybetmiş, toparlanması uzun süreçler almıştır. Özelikle bu dönem içerisinde en çok etkilenen kesim ‘azınlıklar’ olarak diye ifade edilen ötekileştirilen kesimler (Yahudiler, Romanlar) yaşadı. 1950’li yıllardan 1980’li yıllara kadar geçen süre içerisinde ekonomik olarak küreselleştirmeye çalışılan bir dünya inşası ve Abd’nin liberal faşizminin uygulayıcı metotları ile geçmiştir.

1980’li yıllardan sonra ise F. Fukuyama’nın ortaya attığı ‘Tarihin Sonu Tezi’, S. Huntington’ın ‘Medeniyetler Çatışması’ kitabı ile birlikte iddia ettiği tezler doğrultusunda dünyada ulus-devlet kavramı azalarak bitecek, milliyetçilik kavram olarak kalacaktı. Bu iddia ciddi bir öngürü yanlışlığı barındırıyordu. Çünkü Hobsbawm bu durumu “19. yüzyılda ortaya çıkan millet kavramı ve milli özgürlük hareketleri özgürleştirici olduğu kadar tipik bir biçimde birleştirici ve olumluydu da. Ne var ki 20. yüzyıl sonu milliyetçilikleri esas olarak olumsuz hatta bölücüdür” diye yorumlamaktadır. Antony D. Smith ise, “dünyanın dört bir yanında insanlar, küreselleşmenin etkisiyle beraber etnik çatışmaların yok olmaya doğru gideceği, küreselleşmeyle beraber ulus kavramının küçüleceği, milliyetçiliğin etkisinin azalacağı düşüncesi varken, özellikle 20. yy. dan bu yana bunun tam tersi olmaktadır”(Smith 2002) diyor. Giderek dünyanın etkileşiminin fazla olduğu, toplumlar arası ilişkilerin arttığı, teknolojik ulaşım araçlarının artmasıyla beraber zamanın sıkıştırıldığı ve sınırların daraldığı bir dönemde özerklik ve ayrılama hedefli etnik protestolar, milli irredantizm(bir ülkenin kendisinden saydığı din veya etnik köken bakımından kendisinden saydığı bir topluluk üzerinde hakimiyet iddia etmesi) savaşları, emek piyasaları ile sosyal hizmetler bünyesinde patlak veren ırksal çatışmalar azalacağı beklenirken, her kıtada çoğalmaya başladı(Smith 2002).

Toplumsal hareketlerin nüveleri ve sosyal parametreler bize göstermektedir ki miadını doldurduğu söylenen ‘milliyetçilik’ söylemi bugün tekrar hortlamıştır ve bitmemiştir. Bunu değişik dünya toplumları içerisinde yaşanan ciddi krizlerde görebiliyoruz. Örneğin, ulus-devletler Sovyetlerin yıkılması ile beraber son bulacak ve küreselleşmenin getirdiği etki ile beraber ortadan kalkacaktı. Ancak dünyada ulus-devlet olamamış bu geçişi sağlayamamış halklar var ve bunlar 2000’li yıllardan sonra ciddi hak talepleri ile ortaya çıkmış bulunuyor. Sovyet –Abd karşıtlığında oluşan çift kutup, dünyanın çeşitli yerlerinde çeşitli devletlerin ulusal haklarının üzerine oturmuş şekilde politika üretebiliyordu. Bunun sayesinde çeşitli gerginliklerin ya da bu iki devletin istemediği yerde savaş, katliam, etnik soykırım gibi etkenler ortaya çıkmıyordu. Ancak 1989 ile başlayıp resmi olarak 1993 yılından itibaren yıkılan bir Sovyetlerden sonra Ermenistan-Azerbaycan arasında ‘Karabağ’ sorunu ortaya çıktı. Aynı şekilde Avrupa kendi içerisinde yer alan Yugoslavya’nın parçalanması ile Balkanlar’da yüksek tonajlı bir iç savaş ve Müslüman kesimin hedef alındığı bir soykırım yaşandı. Devam eden süreçte Ab anayasası oylamalarında Fransa ve Hollanda’nın ‘hayır’ oyu kullanması, İngiltere’nin kendi para biriminde ısrarcı olması ve günümüzde (2016) AB grubundan çıkmak için referandum gibi alternatifleri konuşuyor olmasının temelinde hep milliyetçilik konumlanması bulunmaktadır. Micheal İgnatief bir makalesinde ‘bastırılanın geri dönüşü’ adlı bir başlık atmış, Sovyetlerin yıkımından sonra (1989) yeni bir milliyetçilik dalgasının dünyayı etkisi almaya başlayacağını iddia ediyordu. Nitekim bu zaman dilimlerinde tüm dünya içerisinde yaşayarak tecrübe ettiğimiz durumdur.

Sonuç olarak, mevcut olarak yeniden üretilen, idealize edilmiş iddialar ile ortaya çıkıp ve zaman zamanda sosyolojik, felsefi ve tarihsel görüşler etrafında şekillenerek uygulamalara konulan milliyetçi ideolojiler bugün çok yoğunluklu olarak ‘insan’ temelinde şekillenme ve politik olarak insan temelinde evrilmektedir. İnsan dediğimiz ise, asla zaman denen mefhum kavramdan bağımsız olarak hareket etme lüksünde olmayan, temel olarak hep özgür olamama sorunu ile bahşeden ve bu yüzden hep özgür olma eksikliğini hisseden, kafasında idealize ettiği eşit paylaşım dünyasını oluşturmak için ‘milliyetçilik’ nüvesini yenmek zorundadır. Eğer bu koşul sağlanamaz ise insanlığın ilerleme ve gelişim sürecinde ‘milliyetçilik’ sosyal dinamikleri oluşturmada daha etkin bir şekilde yol olmaya devam edecektir.

Arzum, insanlık tarihinde daha öncelerinde çokça sergilenen örneklerinde de gördüğümüz gibi yaşanmış onca acının, eziyetlerin, sömürülmelerin ve hukuk dışılıkta ritüel uygulamaların yok edemiyorsak bile azaltılmış bir seviyeye çekilmesidir. Teknolojik olarak küreselleşen, sosyal olarak kutuplaşılan dünya içerisinde ulus-devlet anlayışında ki pratikler insanlığın gelişmesini engellemektedir. II. Dünya savaşının (1950) ertesi ile beraber değişmesi gereken yönetim ve devlet anlayışları, kapitalizm ve ilerleyen süreçte neo-liberal politikalar ile beraber dönüşüm yaşayarak reformlar yapmıştır. Ancak bu reformlar milliyetçilik ve onun nüveleri etrafında geliştiği için sadece belirli zümrelerin kazancına dönüşmüş bulunmaktadır. Yenidünya, yeni teknoloji ve yeni evren arayışlarının yaşandığı bu dönem içerisinde Dünya geneli için daha özgürlükçü ve kapsayıcı anayasalar yapması zaruridir. Demokrasi anlayışının baskın olduğu bir devlet şekli, halkın çok kültürlülük esasına göre şekillendirilip, yurttaş kavramının reforma uğraması, belli kültürlerin bir düzen içerisinde kendini küreselleşen dünya sistemine göre reformize etmesi gerekmektedir.
Fahrunnisa PANDA
2016

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s