Sis Vakti

          Dünya kendimizden ibaret işte. Nasıl görüyor, nasıl yaşıyorsak ve nasıl bir algı içine sokuyorsak dünyamızı o kadarız. Kimi kendi dört duvarı arasına hapis, kimisi deniz ile gökyüzü maviliği arasında özgür. Ancak bu aralar sis kaplamış durumda dünyamı. Göz gözü görmüyor kimseye yetişemiyorum sisler kapladıkça etrafımı çaresizlikten hırçınlaşıyorum. Pek tabisi Oğuz Atay’dan kalan bir tutunamama korkumuzda mevcut. Zaten hiç anlaşılamadık. Kimin anladığını sansak hep yanlış yerlere savurdular bizi anlaşamadık.

            Şimdi sis çökünce kalakaldım öylece. Tuhaf bir basiretsizlik var üzerimde. Böyle sanki hayatta ki yaşam enerjimle arama kocaman bir tabaka girmiş gibi. Aynayla kendi suretim arasında puslu bir hava hâkim. Şimdi etrafımı bu kadar sis bulamışken kaçak dövüşen insanların ayak seslerini duyuyorum. Sanki pusuda bekleyip bir tekme atacak o insanların arasında kalmış gibi hissediyorum. Bütün olacaklardan kaçmak için delicesine aksi yöne koşuyorum. Ancak sis yüzünden bu hengâmenin tam ortasına doğru koşmuş olduğumu fark etmiyorum. Sis kalkınca bir bakıyorum koca bir çizik atılmış gene hayatımın orta yerine. Canım acıyor, susuyorum.

            Yıllar geçiyor, semtlerim değişiyor, yaşım büyüyor ve eşyalar bile taşınmaktan boykot kararı almış oluyor. Ancak puslu havalarda atılan çiziklerin varlığı ve gerçekliği hiç değişmiyor. Yine öyle dönemlerin içerisindeyim galiba. Vakit çiziklerin atılma vakti.

            Aşk, hayat ve yahut dostlukta böyle bişiy galiba. Mesela aşk, coşkun bir bahar mevsimi gibi başlıyor. İçin kıpır kıpır. Etrafına gülücükler saçıyorsun. Onu sevdiğim günden beri renkler değişti, hayatımın siyahlığı beyaz oldu diyorsun. Yüzümde ki hayatın getirdiği çizgilerin manası bile değişti, geçmişin o acıları bir şimdi birer çocuk kahkahası gibi oldu diyorsun.  Öyle saf ve güzel geliyor duygular. Masum, biricik. Sanki ilk kez benim başıma geliyormuş gibi hissediyorsun. Bir öncen vardı artık sadece anı olan, şimdi her şey bambaşkaydı çünkü o var diyorsun. Sanki gözlerimi kapasam onun yanına her an ışınlanabilirmişsin gibi geliyor. Zaman ve mekân kuantum gerçekliğini yok etmiş gibi hissediyorsun. Kendini olduğun gibi bırakabilmek diye bir eylemsellik hali var. Sonra sanki vakit geçiyor ve sis kaplıyor gene etrafı. Kelimelerle anlatmaya doyamadığın ilahine aşk, anlat anlat bitiremediğin hayat en büyük çiziği atmak için bir sebep kollar oluyor. Sen kendi hayallerine, anlatamadıklarına keşkelerine ve anlaşılmazlıklarına sığınıyorsun. İyiydi bea diyorsun iyiydi.

            Böyle anlarda şanslıysan evde bir bira varsa açıp içiyorsun. Uzaklara boş boş bakıp salak salak gülüyor, yer yer gözlerini dolduruyorsun. Lan ben napıyorum, napacağım şimdi diye soruyorsun kendine. Etrafındaki bir avuç insanın seni mutlu etme çabası daha çok canını yakıyor. Bir şey diyemez, yiyemez ve içemez oluyorsun. Sadece o çok olmasını istediğin ama hiç olmayan şeyin olmasını istiyorsun. “Anlaşılmak”. Belki de bu yüzden “Anlıyorum” kelimesinden sızan o derin anlayışsızlıklara boğuldun çoğu zaman, neye kırıldığını görmeyen kişilerin anlayışsızlıkları yalnızlığını katladığı için hırçınlaştın. Sözün özü artık kulağımı tırmalayan o bildik ve ezber sözlerden kaçıyorum. Beni çevrelediğini iddia eden kifayetsiz yüreklerden kaçıyorum. Eskiden olduğu gibi kitaplara sığınıyorum gene, daha çok konuşup gene hiç bir şey anlatmama vakitleri geldi.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s