Biz/siz Kaldık (!)

          Evrende var olan sonsuz galaksilerin içinde 60-70 yıl yaşayan canlı formlarından biriyiz lan işte. Sen ve senden önce insan denen mahlûkatın bin bir farklı türü olan 110 milyar insan yaşayıp ölüp geçti bu dünyadan. Hepsinin hikâyesi senden çok farklı değildi. Özel değilsin kendini bir halt sanma yani. Hayatının tümünde yer alan onca kişi içerisinden seni 20-30 kişi merak etti ve maksimum iki tane dostun oldu. Hani o yaptığın kaprisler, sonsuz egolar, ay hayatta geri dönmem, yeminler olsun tövbe dediğin her şey. Bırakıp bırakıp gene yaktığın sigara gibi bişiy oldu zaman içinde. Hayat aslında doğrular değil yaptığımız hatalardan ibaret değil miydi zaten. Sonra bir gün biri gelip bizim o tasavvur ettiğimiz, benim etrafımda dönüyor dediğimiz dünyanın merkezi olmadığımızı hatırlatmadı mı? O ilgi manyağı kıçımızı merkez kaç kuvvetinin bilmem kaçıncı derece kuvvet etkisiyle yere çakmadı mı? Kendini böyle naylon poşet gibi hissetmedin mi. Hissetmediysen insan değilsin, yaşamamışsın.

            Sonra nemi oldu yer çekiminin varlığını iliklerine kadar hissedip toprağı hissettin önce. Sonra ıssız sokaklarda dolaştın. Anlamsız teselli cümlelerini duymadın mı? Tek başına içtiğin sahillerde sokakta yaşayan o insanlarla dertleşip sarılıp ağlamadın mı? Bir sabah uyandığında kendinin duvar gibi bişiy olduğunu fark etmedin mi? Pearl Jam’den ‘Black’ parçası açıp ben ruh hastasıyım zaten diyip devam etme kararı almadın mı? Tanımadığın bir şehire taşınıp arkana bile bakmadan her şeyden kaçmadın mı?  Yanına gidip kim olduğunu bile bilmediğin insanların yanında anlamsızca yıkılmadın mı? Yıkılırken hep inanmıştık ya kimselerin cesaret etmediği korkuları görecektik. Kimseyle değil kendi zihnimizle yarışlar halindeydik ya hani. Ne yarışı lan felsefeyi yeniden keşfedip, sosyolojiye yeni anlamlar mı yükleyecektin. Yuri Gagarin misin sen pezemenk. Uzay’a ilk çıkan o kişi olacağını falan mı sandın. Neyin varoluşsal sancısını çektiğini sanıp ergenlik yaptın. Her saçmalayışında biraz daha benliğini hissedip gökyüzünde nefes aldığını zannederken. Beynin basınçtan düşünemiyordu. Az bi kendine gel. Sen şüphelerin içinden çekip çıkardığın o kişiyi severken, yorulmadan anlamaya çabalarken o kişinin sevgisinde kayboldun.

            Bilinmeyen bir saat uygulamasının olduğu bir kentte, kapının bile çalınmadığı ve her gece dört duvarına isim taktığın evinde hayaller kurmaya başladın. Geçmiş, gelecek ve dününle hesaplaştın. Her hesap savaşının sonunda açık veren bir bütçen oldu ve sonsuz hayallerin. Sonsuz hayallerinde yanında o vardı. Singapur barlarında sarhoş oldunuz, Milano sokaklarında beraber dolaştınız, Katalanların sokaklarında ilk göz göze geldiğiniz eylemi hatırlayıp katalanca direnç mutluluğu yakaladınız. Romanya’nın leş barlarında kafanız acayip güzelken keşlerin hikayelerini yarı uykulu gözlerle dinlediniz. Paranızın bittiği bombay sokaklarındaki çaresizliğinizin isyanını hayal ettin. Tezer Özlü’nün askeri olup yaşamın ve toplumların bize sunduğu yazgıları kırmaya çalıştınız, Oğuz Atay gibi anlaşılmaz isyanlarınızı kırmaya çalışırken ufak kelimelere ve küçük detaylara takıldınız. Berlin Duvar’ının kenarına oturup insanların nasıl bir duvarla ayrıldığını tartıştınız misal. Ve her tartışmada ben haklı gözüktüm o ise gerçekten haklı çıkmıştı.

            Galiba hep mutluluğu ve aşkı aradık ama mutluluğun hikayesi, aşkın harika ve sevişmenin paha biçilemez bir hayal olduğunu anlamaktan geçiyor. Zaman ise artık tozun bile demirden olduğu katranlı kocaman bir çukur. Ve kapkaranlık.

            Kapkaranlık bir gecenin sabahına uyandığımızda aklımızı çoktan kaybetmiştik. Artık şehirlerin havaalanları ya da otogarlarına dair hayaller kurmuyorduk. Ben üstü açılan yorganımı tek başıma örtüyordum o ise daha çok uyumak için kendine vakitler yaratıyordu. O kimsenin anlamayacağı ve sadece benim bildiğim bir suskunluk bırakmıştı bana miras. Bana kalan ise unutulmak olmuştu. Boğazıma düğümlenen hatırda kalan son cümlesi “Güven denen duygu kırıldı mı tamiri oluyor ama bir kere parçalandı mı tamiri olmuyor” demişti. Şimdi içi iç bir sessizlik, zihinlerde kocaman bir kist olmuştu “Biz/sizlik”.

            Tekrardan hazır bile değilken parçalamak için can atanların dünyasına gelmiştik. Çünkü biz/sizlik yerde ki izmaritlere aldırış bile etmeden sigara üstüne sigara yakılanların yeriydi. Artık bizim göğsümüzü sıkıştıran, geceleri ağlar gibi dua ederken soluksuz kalan bizsizliğimizi anlatacağımız sorunları başkasına ifade edemeyecektik. Diri diri ölürken hiç birşey yokmuş gibi davranıp, kahkahalar savuracağız hayata. Başkalarına iyimser, sonsuz iyi olup kendimize kör olacağız. Yaralarımız kabuk bağlayacak, kuruyacak ve söküp atacağız. Ya geçmesini beklemek zahirin acısından sual olunmaz galiba. Ne anlaşılmaz kadın ya da erkeksin dediklerinde, uzun geceler boyunca kaç sigarayı kül tablası yerine içimizin taa orta yerinde söndürdüğünü kimse bilmeyecek. İnsanlara mesafeli duruşun yüzünden egolu diyecekler sana ama bilmeyecekler korktuğun şeylerin arkasına saklandığını. Velhasıl kimse görmeyecek. Körsün diyecekler sana bilmeyecekler bakar kör olduk/n..

            Sözü fazla uzattık, uzun uzun yazmaya da gerek yok. Üstünü kapatmaya da gerek yok. Biz tarifi olmayan acılarımızın hepsini omuz vitrinimizde taşıyoruz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s