30’u geçerken

    30 yıllık yaşamımda beni en çok etkileyen şeyler kitaplar, sonsuz hatalar ve bitmez yol hikâyeleri ve son yıllarda gece olmuştur. Ölü ya da diri insanlardan bir fayda görmedim, sonsuz yaşam telaşımda bana el uzatıp ‘nasılsın’ diyen kişiler ise çok azdır. Ama ruhumda en çok etki bırakan kişileri düşünmeye başlasam, herhalde birkaç ad sayabilirdim, bir iki kişi hariç. Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Hasan Ali Toptaş, J. D. Salinger, Spinoza, Nietzsche ve Şako. Bunlardan Oğuz Atay, benim için kaybedişlerimde, sonsuz yalnızlıklarımda, kafamın anlaşılmazlıklarında güneşin en parlak halindeki gibi vücudumu ısıtmıştır. Yusuf Atılgan ‘Aylak Adamıyla’; evrenin berbatlığında boğulmuş, çürüyen insanlığımızın dipsiz bir kuyusudur. J. D. Salinger, gençliğimde girdiğim sonu belli olmayan sokaklar, sonsuz kavgalar ve kendimi arayışlarımda sonsuz işkence olan sorularıma cevap vermek için dönüp dönüp sığındığım olmuştur. Nietzsche ise, bambaşka acılar ile tanıştırdı beni ve bana gam/kederin, acıyı ve kararsızlıklarımın bedelini gururla taşımayı öğretti. Spinoza ise çok çok kısa ve özetle; ona göre üç temel duygudan hareket ediyordu. Bunlar; Arzu, sevinç ve kederdi. Mesela keder, sevginin verilmemiş karşılığında oluşan bir durumdu. Duyduğumuz nefretler duyumsadığımız acılardı. Hasan Ali Toptaş; ‘Yalnızlığın İşlettiği Kır Kahvesi’ betimlemesiyle beni benden alan kişiydi. Şako, ah be Şako kimseler bilmedi seni. Ancak yazdığın ilk ve son kitapla tanımıştım seni. Bana hayatı her halükarda sevmeyi ve ölümden asla korkmamayı öğretmiştin.

  Eğer zamanda bir gün paralel evren bulunursa ve bana 30 yaşım biterken hangi zamana dönmek istersin diye sorsalardı. Manisa’da o evde seninle rakı içeceğim o zamana dönmek isterdim. Çünkü sen Hintlilerin ‘guru’, devrimcilerin ‘şako’ dediği gibi bir seçim yapmıştın ve kesinlikle ‘Psihi Vathia’ tarafında yer alırdım. Gururla (!)

  Çünkü Şako 21. yüzyılın mürekkep yalamış ismi kahramanlaşmamış ancak bütün insani vasıfları yüreğinde toplamış bir gurusuydu. Her türlü zorbalığa karşı her sabah yenilenen sevinçleri, ölüme karşı kafa tutuşu, hatalarını kahkahalar ile anlatırken, en büyük günahlarını kimseden sakınmadan anlatır, bir kadına duyduğu sonsuz ve ebedi sevgi dolu aşkı vardı. Kendi ruhu ile sonsuz dalga geçebilme yeteneği sanki onun etrafında toplanmıştı.

   30 yıllık hayatımda, istisnalar hariç despot öğretmenler, iktidar savunucusu idareciler tanıdım. Hepsi de talim ve terbiyenin verdiği kategori dışına çıkamamış kişilerden oluşuyordu. İnsanları puan sistemleriyle acımasız kategorilere sokuyorlar, sınavlar içerisinde at yarışı gibi kullandırıyor, hangi kitabın önce okunması gerektiğini söylüyor, kimlerle konuşmamız gerektiğini öğütlüyor, nelerin yanlış olduğuna vurgu yapıyorlardı. Ben de en çok etki uyandıran bu kitaplar ve daha nicesini sayamadığımız o düşler dünyasının büyülü kelimelerine imza atanlar ise bana bambaşka bir dünyanın varlığını gösteriyordu.

     Biz ölümlü, basit yaratıklara yazı yazdıran ise o acınası basitlikle üstünlük kurmaktan uzak duran ve ego savaşından uzak duran kişilerde kitaplar yıkıntılara neden oluyordu.  Böylelikle sorgulamamız başlıyor. İnsan kendinin insanı olma yolunu seçiyordu. Bütün okuduğum bu kitaplar ömrüm boyunca, onca değiştirdiğim şehirlerin arka sokaklarını ve sıralarını, erken yaştan itibaren çalışırken gördüğüm haksızlıkları temellendirmemi sağladı. Sokaklarda yanına yaklaşmaya korktuğumuz o kıyafetleri pis diye ötekileştirilen insanlarla sohbet edebilme cesaretini verdi. Tanrı’nın varlığını, vatan ve ölüm denen kavramları irdelememi, basit yargıları, affedilmezlikleri, yaptığımız onca hataların hepsinin birer tecrübe olduğunu, korkularımızın bizleri yarattığını ve daha nicesini fısıldadı ve fısıldamaya devam ediyor.

   Sonuç olarak, 30 yılın bitmesine az kala, çer çöp birbirine girdi. Geceyi ütopya sandım gündüzleri saçmalık. Kitap gibi sevdalara, memleketin barış sorununu bir aşkla çözülebileceğine inandıkça hakikat küsermiş. Ben de hakikatlarımı kaybettim. Gece yavaş yavaş gündüz oldu. Kitaplar ise son kertede sadece meze oldu hayat içerisinde. Hani derler ya bilek inceldikçe yürek kalınlaşırmış, kelimeler eksilir, sonsuz aşk dendiğinde sevda manasını kaybedermiş. Sarhoş olup dilimizin çözülmesini, yaşımızın küçülmesini, onca şeyin içerisinde bizi affetmek istermişiz. Bizler masallara inanmışız, mühim olan masallarda olan prenseslerin babaları, babaların yaşadığı sarayları yapan işçilerin sefaletini hatırlamamız lazım. Aşk, devrim ve şiirlere inanmak gençlikte olurmuş. Sen ne diye zorladın ki. Kitaplara inanan kimse kalmadı. Kalbin bile yorgun atıyor artık.

   Artık yazı yazdığın parmakların su toplasın. Bilinmez kör karanlıklarda döndüğün sokaklar da tank paletleri karşılasın seni yeni yaşında. Ağzını açıp tek kelime etme. Altını çizdiğin kitaplarını tekrar tekrar okuma, eski notlarını ve günlüklerine not düşme daha fazla. Evine astığın posterlerin, ezberlediğin şiirlerin bir anlamı kalmadı. Kimseden bir hesap soramazsın. Sorsan karşı taraf ne diyecek. Sen de herkes gibi olsana, biz diye bir şey kalmadı, sen de herkes gibi unutursun, zaman her şeyin ilacı olacak. İki kadeh içince dertler unutulmaz. Körfez havasından uzaksındır. Semtinden hayli hayli uzaksındır. Yalnızsındır. Fırının yoktur bir kek pişmez, kahve demlesen unutamazsın. Sonuç olarak sadece büyürsün.

Hoş geliyorsun 31 yaş !!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s