Gece’ye Not

Yakınlarınız, tanıdığınız, aileniz ya da  sevdikleriniz ölür ya da ölmeye çok yaklaştıkları vakit yaşanan bir çaresizlik hissi vardır. Bembeyaz bir hastane odasında ziyaret edilir, ellerini öpersin, onun tırnaklarını keserken son kez ellerine dokunduğunun farkında olmak hissiyatı vardır. Helallik verirken yüzüne gülümsersin, türlü şaklabanlıklar yaparsın. Son kahkahalarını ve gözünde yaşları görürsün. Hastane kapısına indiğinde ayaklarının bağı çözülür. Ellerin titreyerek sigara yakarsın. Kimseyi arayamazsın. İçin acır. Yoktur ki kimsen. Olsa onca durumda haberleri vardı, bir kişi arardı dersin. Sonra sadece eski sevgiline olanca aşkınla, tüm yüzsüzlüğünle kaçıncı kez olduğunu saymayı bıraktığın mesajı atarsın. Arayamazsın bile. Ne diyeceğini bile bilemezsin. Aklından onca şey geçmektedir. Sadece bir ses duymak istersin. Geçecek lan. Vallahi geçecek bugünler de lafını duymak istersin. Onu bile kendin söylersin.

Sonra aklına Oğuz Atay’ın sözleri gelir. Kelimelerden önce de yalnızlıklarımız vardı. Ve kelimelerden sonra da var olmaya devam etti. Yalnızlık.. Kelimelerin bittiği yer de başladı; Kelime söylenemeden önce başladı. Kelimeler bize yalnızlığımı unutturdu ve yalnızlık kelimelerle birlikte yaşadı insanın içinde. Sonra bir tramvaya atlayıp, kendi gözyaşlarını silip, yanında duran anneciğine güç vermekle meşgul olursun. Sarılırsınız, insanın annesine sarılırken içi üşür mü ? Çaresizlik kötü bir şey olduğunda insanın içi üşür. Çünkü babasını kaybeden, annesi hasta olan annenize söyleyecek bir çift lafınız kalmaz. Sonra anneni eve uğurlarsın. Eskişehir’in zehri deme vuran soğuğunda sokaklarda anlamsızca dolanırsın. Aklından kendi annen, baban geçer. Onca yıl yaşadıkların geçer. Porsuk nehrinin kenarına oturup geçmişine, geleceğine ve olağanca onca yaptığın tüm saçmalıklarına, pişmanlıklarına bir sigara yakarsın.

Ertesi gün olur yolculuk vaktidir. Yolculuk ve acılara gark olmuş yüreğin gene aşina olduğu bir otogarda tek başına kendine el sallayıp, milletin şaşkın bakışları arasında uğurlar kendini. Arkada sevdiklerinin hastalıkları, anasının gözyaşları ve sonsuz çaresiz kalışlarını bırakarak. En ufak mola esnasında çayı sigarayla seviştirip, vakit bulduğu uzun molalarda kimsenin göremeyeceği yerlerde bira içer. Ağzı kokması diye sakız araması durumu ise ayrı mevzudur.

Sonra aklına o düşer. Sonsuz hasretliği. Şimdi hangi mavi uçurtmanın terkinde, kim bilir diye merak eder. Sen hiç bir zaman kimsenin dönüp bakmayacağı herhangi bir gökkubenin altında savrulmaya devam edersin oradan oraya. Bundan ne onun haberi vardır ne gökkubenin yalnızca gecedeki yıldızlar şahittir. Çünkü kafan güzelken bir tek onlar konuşmana müsaade eder. Otogardan bir araba alır seni. Soğuk olan evine bırakır. Önce bakkala uğrarsın tabi. İnce bir nevaleni alırsın. Evine girersin. Arka fonda Ahmet Kaya çalmaya başlar ‘O mahur beste çağlar Müjgan’la ben ağlaşırız’. Sen geceye karışırsın ama gece çok uzaktır.  Ve sen hayaller kurmaya başlarsın.

Burada olsaydı bir akşam yemeği hazırlama telaşına düşerdim dersin. Yemek yemek için değil de.. Ona yemek hazırlarken içinde bulunduğum telaşı görsün istersin. Bir de yemek yaparken kendini kaybedeşine bakıp gülümsemeni görmeme gülsün istersin. Bu sayede gülüşünü görürdüm dersin. Bi ufak rakı açardım diye düşünürsün. Günün anlam ve önemine ‘Geceler bizim’ diye not düşerdin. Sofrayı hazırlarken heyecandan saçmalar yere yemek damlatırdın. Mezelere onca yaşanmışlığın iki damla gözyaşını akıtırdım, sen görmezdin. Ellerini yıkamaya gitmişsindir o sıra. Temiz kadınsın vesselam. Evin içinde göremeyince seni çok korkardım misal. Yalnız kaldım sanırdım. Sonra sen gelirdin salatayı masaya taşırdın. Arkandan seni izlerdim. Arkandan bir ‘üvercinka’ şiirini okumama vesile olurdu senin ruh güzelliğin. İki kişilik küçük masamıza otururduk beraber. Susardık karşılıklı. Birbirimize bakmadan ufak ufak yudumlardık rakılarımızı. Sonra dışarıda bir yağmur yağardı. Ben pencereyi açardım. Böyle onca gece tek başıma durduğum pencerede bu sefer gayri ihtiyarı sen gelir sarılırdın arkadan. Duvara yaslanır bana bakarak bir sigara yakardın çünkü artık kimseye güvenmezdin.

Yağmur biraz dinince dinginleşince hava, şaşkın gözlerle bana baktığını fark ederdim. Göz ucuyla fark ederdim. Anlardın zaten sana bakmadan seni gördüğümü, tebessüm ederdi ay yüzün. Biz gömerdik zamana gözlerimizi. Alnından öperdim seni. Sonra göz kapaklarından, yağmurun altında oluşan dolunayda ki yansımana bakardım. Burnunla yanaklarını ayıran iki ince çizgiden, dudağının yamuk kenarından öperdim seni, dişlerinde ve düşlerinde öperdim seni. Uzun uzun koklardım seni hasret kaldığım gecelerin sonsuzluğunda. Çok derinlerde nefessiz gelipte suyun üstüne fırlayan sünger avcısının yaşam nefesi gibi çekerdim seni içime. Her şeyini yitirmiş, bilmediği bir kentte yapayalnız bir adamım hissiyatı gibi çekerdim seni içime.

Sonra dışardan ani bir fren sesi duyup kendime gelirdim. Artık bırak seni, sadece bir kitap sayfasının arasında kalan kokun bitmesin diye savaş verdiğimi fark ederdim. Ağlardım fasılasız, hıçkırıksız, gözyaşlarım yanaklarımı eritinceye kadar. Ağlardım kenime. Neyse biliyor musun, ben en çok dolunayın olduğu yağmurlu gecelerde artık kendim olmayı bırakıyorum, bu da bir intihar değil mi? Kendin olmuyorsun. Yaşamanında ölmek kadar zor olduğunu öğreniyorum. Ağzımı burnumu silip biramdan bir yudum alıyor ve sigara yakıyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s