İhtilalinden Önce

Her şey zamanın sonsuzluğunda yol almak gibi. Uzun hayat yolunda kendimizi sadece terkedilmiş hissiyatıyla dolduruyoruz. Kimliklerimizi, benliklerimizi yitiriyor günlük rutin alışkanlıklar içerisinde komik uğraşlarla meşgul oluyoruz. Aniden yol ortasında yer alan bir tabela, zamansız müzik yahut isimsiz bir koku unutmaya çalıştığımız hatıralarımızı aniden bizlere hatırlatıp gönül koymakla meşgul ediyor.

Bizler.. Kimiz peki biz? Biz diye kast ettiğimiz o Satürn’den fısıltı bekleyen, göğe bakan, ekmeğini bölüşüp, ayakta bile duracak hali yokken mücadeleye devam edenlerdir. Bir bar taburesi üstünde tek başına ahkâm keserken, kalabalık ev partilerinde o duvar dibinde köşede tek başına oturan kişiler ve dahasıdır.  İsimsiz olan bizleri kast ediyorum. Bugüne kadar sokaklarda ki taşın soğukluğunda şahit olduklarımız sizlere cinayetler anlatır, korkunç vakalardan dem vurur. Hatırlıyorum güz mevsiminde soğuk ve yağmurlu bir gece de pencere kenarında deli bir kadın ‘çok konuşurken susmak kadar zor olan başka bir durum yoktur’ demişti. Oysaki bizler hep çok konuşurken susacaktık. Bizleri hiç bir zaman parasızlık, sefalet yahut kimsesizliğimiz korkutmayacaktı. Dibine düştüğümüz ve birçok kişinin emeği olan yalnızlıklarımız bizler için distopya olmayacaktı.

Elbette ki bizlerde çok güzel şeyler yaşadık. Hep zor geçmedi hayatımız. Sonsuz yolculuklarda harika kahkahalar savurduk hayata. Muhteşem zirvelerden bulutların güzelliğini seyrettik, sabahın gün ışığına dek yakamozlar eşliğinde bir büyük rakıya ülkeler kurtardık. Çok sevdik, çok güzel sevildik. Hayatımıza giren kadın ya da erkekler muhteşem güzellikler kattı. Hatta aşkın en güzel halini bile yaşadık. Bilmediğimiz şehirlerin yollarına düştük, hayatlarımızı taşımak için planlar yaptık.  Kaybedeceğiz korkusuyla ayaklarımız titrerken bilmediğimiz şehirlerde sevdiğimizin iki sözüne güvenerek gözlerimizi kapadık. Şarkıları masal gibi dinlemeyi beceremeyen bir nesle aşinaydık biz. Süper Baba dizisini seviyorduk, Yedi numara zihnimizde dolanıyordu, Leyla ile Mecnun kafası yaşıyorduk. Kitaplara müptezel, kimseye boyun eğmeyen dünyamızda samimiyet ve güven aramakla meşgul oluyorduk. Belki de ondandır genç görünen yüzümüzün altında yatan yaşlı bir beden gerçekliği. Biz erken yaşlanmıştık çok geç kirlenmişti dünya. Çünkü bir gün birileri sırtımızı sıvazlayıp bir yalana inandırmak istemişti bizi koskocaman yangında ogün ölmüştük.

Mutlaka ki bizleri de keşfedenler olmuştu. Bir zamansız öpüş sonrası gözlerimizin içine bakarak ‘seni seviyorum adam’ dediğinde. Aptallaştığımız vakitler gibi. Unutmak istediğimiz tüm olayları birbirimize anlatmıştık, sanki yüzyıllardır birbirimizi bekliyor gibiydik. Hiç sır yok gibiydi aramızda. Öyle çok inanmıştık ki birbirimize. Sanki bütün evren sadece bizim hatırımıza dönüyor gibiydi. Sonra bir anda kaçıp gitmek isteyen gözlerle birbirimize bakmıştık, aklımız karışmış çok korkmuştuk. Hiç denk gelmeyecek biliyorum ama yüz yüze gelseydik çok anlatmak isterdim sana. Benim de hiç haberim yokken onca yalanın ortasında nasıl enkaz altında kaldığımı, nasıl kimseye minnet eylemeden cengaver gibi yandığımı, nasıl saçmaladığımı, nasıl onca saçma kararı uygulamaya aldığımı anlatmak isterdim. Ah keşke gelseydik yüz yüze. Çünkü anlatmak isteyeceklerim kadar anlatacaklarını dinlemek içinde sabırsızlanıyor olurdum. Neyse ki bazen ‘biz’ olamazsınız ama o kadar çok karışırsınız çok karmakarışık olursunuz. Günün sonunda kimse bu vicdan muhasebesinden kaçamaz ve günün sonunda kimse arınamaz. İlk değildi yarınlara ertelemeler, sonsuz maviliklere dair hayaller ve geçmişin bütün tortusunu göğe bırakma adeti.

Sonuç olarak onca insanın yaşayıp ömrünü tükettiği, her şeylerin hızlıca tüketildiği kentlerde saçma insanlarla gizliyoruz yalnızlıklarımızı. Sen de farkındasın ben de. Ben dünyayı yarattım diye dolaşan bütün yazarlar, bilim insanları ve yer altlarının asi çocukları terk ettiler sokakları. Sonuçta ağır ve iş güvenliği olmayan tek meslek ‘sosyoloji’ ve onun gururla savunduğu ‘gözlem’. Sosyoloji P. Bourdieu’nun dediği gibi ‘Bir dövüş sanatıdır’. Çünkü onca insanı saatlerce, günlerce ve yıllarca gözlemlersin. Her şeyini bilirsin, farkına varırsın iki cümle kurup ifade etmek için doğru kelimeyi seçemezsin. Seçtiğin ilk kelimede literatüre yenilir zaten. Yıkılsak dahi düşmeyen omurgamız kuantum fiziğine göre olmasa da hayatın doğal akışına göre hiçbir zaman nesnel değil ve olmayacak. Çok basit ve 14 harften oluşan ‘seni seviyorum’ cümlesi, özledim lan seni en güzel samimiyet olmaya devam edecek. Samimiyet ise; önyargı, utanç ve dahasını hiç düşünmeden koşulsuz inanmak olarak kalacak karşındakine. Tıpkı şey gibi sevmek ve beklemenin aynı olmaması gibi. Herkes herkesi sevebilir ama herkes herkesi bekleyemez. Günün sonunda çıplak popoyla şaka yapılmayacağını öğrendik.

Ama iyi ki o güzel yolları seninle yürüdük zamanında, iyi ki o güzel hayat çiçeklerini beraber ektik. Eminim ki bütün umutlarımız ve hayallerimiz evrenin bir yerinde harika şekilde büyüyordur. İyi ki hatalar yapmak ve birçok hata yapmak beni hatasını kabullenebilen bir insan yaptı. İyi ki ama iyi ki hala sana inanacak güzellikleri bana sundun. İyi ki onca zaman muhteşem bir amaç uğruna çabaladım beraber çabaladık. Bir şarkının sözlerine ithafen; İyi ki o kuyuya indim, iyi ki o şiirleri sevdim ve iyi ki o sınırlarını aştım ve tenine bulaştım. İhtilalinden önce sadece kendime hayrandım.

Bölüm sonu canavarı: Ali Firu- İhtilal

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s