Cam Kadın Taş Adam

O gün tek başına yürüdüğünü unutmuştu sanki. Yanında etrafında yahut yakınında birileri onu görecekmiş gibi hareket ediyor. Kafası önünde yürüyordu. Hatta çok telaşlı yürüyordu. Fakülte kapısına geldiğinde sadece beni fark etmişti. Başını kaldırdı gözlerimin içine baktı. Merhaba dedi. Ben ise dünden kalma, ağzında sigarası olan ve umarsız halde merhabasına tebessüm ederek ve anlamsız bir laf sokarak başladım onun hayatına dahil olmaya.

Bu dünyaya ait olamayan insanlar yaşayarak intihar etmeyi seçerler. Sanki onunda yaşayarak intiharı seçmiş bir hali vardı. Uzun ve anlaşılmaz yalnızlıkları vardır bu insanların. Bu kişiler dünyanın herhangi bir gökyüzünde kimseye ait olamayan insanlardır. Pessoa’nın deyimiyle huzursuz insanlardır. Bu yüzden huzursuz insanların ek mesai ücreti ödenmeden ve uzun çalışma saatlerine dayalı yaptıkları tek şey düş kurmaktır. Hayatlarının anlamını sadece düş kurarak bulabiliyorlardı. Sonra yıllar içerisinde onca düş kırıklıklarının arasında birisini tanımaya başlıyorsunuz. Konuşmak deneyiminden daha çok susmak deneyimine haiz oluyorsunuz. Ama zannetmeyin ki sadece sessizliğin sonsuz girdabında kaybolduk. Konuşuyorduk ama düzenli bir şekilde kelimelerin ardı ardına sıralandığı şekliyle değil. Yalan söylenmeyen şeffaf ruhlar halinde benliğimizi var ediyorduk. Bir sahil bankında ruhlarımızı temas ettiriyorduk ama sanki binlerce kez yaşadığımız onca kötülüğe karşı sonsuz kahkaha atar şeklindeydi konuşmalarımız. Sonuçta her insan bir ülkedir. Yüreklerin dokunduğu incelikleri giyinmeden o ülkeye girişleri sağlayamazsınız. Kendimizden başka kimseyi tedirgin etmezken birbirimizi tedirgin etmenin onuru vardı sanki ruhlarımızda. Birçok hikâye yaşanmıştı bu ülkenin iç ilişkilerinde. Farklı insanlar gelmişti, farklı şehirler girmişti aramıza sanki uzun sessizlikler olmuştu aramızda ama sanki biz hep vardık. Hiç kalkmamıştık o oturduğumuz banktan. Çoğunlukların, toplumsal doğruların, genel kabul görmüş lanet doğruların, alışa gelmiş hiçbir gerçeklik bizim biz olmamıza engel olamamıştı. Neden aramadın, o ilişkiye neden başladın, sen neden böyle davrandın, beni ihmal ettin vb. aptal argümanlara dayanan bir ilişki değildi. Çıkış ya da giriş saatlerinin belli olmadığı vakitlerdeydik. Aramızdaki duvarları sanki İzmir’in cumbalı evlerinde asılı yağmur sonrası canlanan begonvillerin canlandırdığı bir ilişkiydi. İstediğimiz an istediğimiz herhangi bir anda masmavi denizleri sanki zihnimize ışınlayabiliyorduk. Ki bence bu mucizeydi.

Uzaklık ya da zorunluluk gibi herhangi bir teamüle dayanmıyordu ilişkimiz. Sırlar, saklanan gerçekler, söylenmeyen hiç bir şey kalmamıştı aramızda. Tüm çirkinliklerimizi, kusurlarımızı yer yer Tanrı’ya bile söylerken utandığımız tüm kavramları birbirimize açıklamıştık. Yanlış insanlarla olmuştuk, yanlış insanlara değer vermiştik. Yanlış eli tutup zamanlar kaybetmiştik. O kadar güzel kazıklar yemiştik ki etimiz, kalbimiz acımıştı ve kimsesiz şehirlerde, boş sokaklarda, anlamsız barlarda ağlamıştık. Çünkü biliyorduk, hayat boyu öğrenecektik. Gülecek, ağlayacak, mezar başlarında gözyaşları dökecektik, anlamsız patronların saçma kaprislerine maruz kalacaktık.

Netice itibarı ile çocukken edebiyle efendi bir insan olmasını istedikleri kadın ve adam düpe düz serserilerdi. Büyüdüğü vakit ise sorgusuzca boyun eğen olmasını istediklerinde “eğmiyorum buda onlara dert olsun” diyen başarılı insanlardı. O kadın alaycı gülümsemesiyle herkesle dalga geçmeye devam ediyordu. Severken şartlı sevmeyenler tarafındasın diye tanımıştım. Gelen dostların gidişi yakınlaştığında hepsine hoşçakal yerine ‘dostça kal’ demeyi bilenler tarafındaydı. Yakışıksız gıybetler yapmak yerine, ,insanların yüzlerine konuşuyordu. Bu yüzden gururla taşıdığı yalnızlıkları olan muhteşem bir kadın olmaya devam ediyor. Küçük omuzlarında şerefli üzüntüler taşıdığı için, yılmayanı, üreteni, yüreği büyük olanı ve her daim serseri olanların yanında saf tuttuğu için suçların muhteşem olmaya devam ediyor.

Aynı şekilde benimde çocukça hayallerim var olmaya devam edecek. Don kişot kitabında olduğu gibi Sanco ve Pançolarımla yel değirmenleri savaşını kazanacağımı düşüneceğim. Mesela filmler de kötü karakterler kazandığın da kafamdan senaryolar yazıp hep iyi karakterleri güldüreceğim. Ofsayt Osman’ın golü ofsayt olmayacak, o aşk mutlu sonla bitecek. Kimsenin sevmediği sokakları, kaybeden insanların tarafını, son parasını acısını hafifletsin diye biraya veren öğrenci adama, dimdik ayakta duran boşanmış o güçlü kadınlara, hayat kadını diye damgalanan o güzel insanların yanında durmayı yeğleyerek geçirmeye devam edeceğim. Siyasi olarak tehlikeli bir uçurumun kenarında yürümeye devam edeceğim. Ağır Roman filminde söylenen replik gibi ‘ölümüne kadar hayattayım’ demeye devam edeceğim galiba.

Belki aynı yalnızlığı paylaşırız bir gün. Beraber olursak ve sağ olursak dostlar olur çevremiz de ve ucuz biralar içeriz. Özel günlerde alınan şarap bizim burjuvalığımızı yansıtır. Ufak bir çilingir sofrasında gelmişimize geçmişimize söveriz. Zor geldiğimiz hayatlarımızda güvenmediğimiz birçok olguda belki ruhlarımızda ki yaralara üfleriz. Ağlarken gülmeyi becerebiliriz. Ben çok şey dedim sen çok sustun. Belki bir vakit gece çok sıkıştığımda gece 3’te, sabahın 6’sında seni aramam. Sen çok başın sıkıştığında beni aramazsın sebepsiz. Yan yana olunca kalk lan konuşcağız dersin. Goethe’nin tabiriyle heyhat!

Güzelliklerle kal ruhunu sevdiğim, iyi ol, hoş ol ve güzel ol canım KADIN….

Başıbozuk ahkam ustasından sevgilerle bölüm sonu canavarı olarak Camel- Rajaz parçası dinlenebilir.

Cam Kadın Taş Adam’ için 2 yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s