Yalnızlık Samimiyettir

Bugün bu yazıyı neden yazdığımı hala bilmiyorum. Ancak hiç tanımadığım insanlarla konuşmak için yanıp tutuştuğum için yazıyorum. Çünkü yalnızlık bunu gerektiriyor. Ve aslında yazacaklarımın hiç birisini yeni duymadınız ya da yeni işitmediniz. Dipsiz bir kuyuda sonsuz şekilde naylon poşet gibi savrulmakla meşgulum. Ki sözlerim ve yazdıklarımın saçmalığı buna tercüman olacaktır. Adım kadar eminim.

Kaybettiklerimle, arzu ettiğim gelecekle var olduğum gelecek arasındaki o boşluktaki bir yerlerdeyim. Karşımda yalnızca yorgun bir beden ve her gece konuştuğum bir duvar var. Ki mutlaka bu bana has bir durum değildir. Eminim hepiniz hayatınızın bir döneminde bunu yaşamışsınızdır. Çünkü basit düşünceler arasında ve gariplikler arasında kaybolurken, hayatın sırrını çözemedim. Neden sonuç ilişkilerin hepsi sonuçsuz kaldı. Nasıl yaşadık, neler yaptık ve yahut neyi yapabilecekken yapmadık inanın bilmiyorum. Başka bir hayat düşlerken nasıl buralara bu şehire sürüklendim onu da bilmiyorum. Yanlış zil ya da kapıları çalıyordum en son şimdi biranın son kadehine ve sigaranın dumanı saçlarıma yapışırken nasıl kaldım bilmiyorum. Biliyorum yanlış insanları kendimce inanılmaz doğru buldum. Yetmedi ömrümü o insanlar için tüketmekle heba ettim. Şuan otuzlu yaşları geçmiş bir insanım. Yanlış evlerde geceleri sabah ettim. İnanılmaz yemekler yaparken ve sonsuz kahkahalar arasında yalnız kaldım. Ama neden hayal ettiklerimi bu kadar basitleştirdim bilmiyorum. Ben ütopyalara inanan bir insandım. Kim benden bu kadar kolay hayatı çalabildi ki ? Bilmiyorum. Bu soruları çoğu insan kendine sormaktan kaçınabilir ancak ben hiç sormaktan vazgeçmiyorum. Kendi doğrularıma göre ki sosyoloji eğitimim bana doğrunun olmadığını söylüyor. Ama ben bu doğrular ışığında bu soruların hayat yolunda bir hizmetinin olduğunu düşünüyorum. Sevdaların acısının unutulmak için vazgeçildiği, ölümlerin üç gün sonra unutulup gülümsendiği bir evrende yaşıyoruz. Bireylerin artık daha kişiliksiz, daha silik bireylere dönüştüğünü gözlemlendiğine şahit oluyorum. Öfkelenmeyi, bağırmayı, anlatmayı, hatalar üstüne hatalar yaparken affetmeyi, severken şartlı ya da koşullu sevmemeyi unuttuk galiba.Sinirleniyordum eskiden inanılmaz şekilde bu duruma. Çok sevdiğim, ben için özel bir insanı kaybettim bir öğleden sonra. Sonra affedilmez bir hatanın tam ortasında kalakaldım. Çünkü acısı olan bir insana bir tekme atılmazdı. Sonra affetmenin basitlik olduğunu anladım. O yüzden affetmeme kararı aldım. Affetmenin, sadece insanların kader mastürbasyonu olduğunu idrak ettim. Bana dengesiz ve gel gitleri olan bir insan olduğumu söylediler. Azıcık dengeli olmak için ne bedeller ödediğimi hiç soran olmadı. Hatta insanlık erdemlerinin özelliklerini unuttular. Hala anlamsız şekilde özgür ve bağımsız birey olabilmek için kendimizi aşmamızın gerektiğine inanıyorum. Bunu söylerken on aydır duvarlarla konuşup her gün soluksuz işe giden bir adam çaresizliğinden ses ediyorum.

Şu an edebi cümleleri boş verecek olursak, benliğim ve hayatım aşağı yukarı böyle. Kafam Jack London’ın ‘Martin Eden’ romanında ki gibi sürekli yollarda, gözlerim ağlamaya meyilli birer saatli bomba. Hayat gözümün önünde akıp giderken durağanlık canımı her geçen gün yakıyor. Tüm bunlar belki benim ölümümle ortaya çıkacak bir kitabın ilk fısıltıları olarak şuan çevreye nam salıyor.

Eğer bu satırları hiç tanımadığım insanlara değil, samimiyet bağım olan insanlara yazıyor olsaydım eminim ki çok gülerlerdi. Çünkü ben çok kocaman kahkahaları olan sonsuz dirençli, muhteşem güçlü bir adam olarak anlatırlardı. Ama sizler Oğuz Atay okuduysanız, Yolda kitabının cümlelerine şahit olduysanız bilirsiniz ki bunlar gerçektir, yapraklar nasıl yeşerirse, bunun da benim ruhumda nasıl hissiyatlar yarattığını bileceksinizdir. Bu yüzden bunca saçma cümlenin bile insanın gözlerinde nasıl gözyaşları oluşturabilecek kadar yoğun yaşanabileceğini hissetmişsinizdir. Eğer bu yazıyı son otuz dakika içerisinde değil üç gün içerisinde yazsaydım bu samimiyette yazamayacaktım. Adım kadar eminim.

Daha tam olarak delirmedim, ama satürn’e inandığım doğrudur. Başka dünyaların varlığına hala sonsuz heyecan duyduğum kesinliktir. Coğrafyanın insanın kaderinin olmamasını çok isterdim. Mümkün değilmiş üzgünüm. Delirmeye meyillli tüm insanlar kendisine acı veren tüm her şeye teslim oluyor, ruhundaki sarsıntılardan sonra bundan yavaş yavaş zevk almaya başlıyor. İnsanların aptal, basit, günlük yaşadığı kaygılardan sıyrılıyor. Ki benim hissettiklerim buna uzak şeyler sayılmaz.

Peki sahiden mutluluk neydi ? Sizleri sonsuz sevgiyle kucaklıyorum tanımadığım insanlar, parası biten öğrenci, mevsimsel tarım işçisi olarak gelmiş ve bu gece bir çadırda kalan o güzel insanlar, gecenin ıssız saatinde bütün çöpleri kurcalayan kağıt toplayıcılarını, hiç tanımadıkları adamlarla yatmak zorunda kalan seks işçilerini, üniversitede yanlış kararlar alıp hatalar yapmış o insanları, şuan son masasını silen komiyi, çağrı merkezinde kulağı terleyen o çalışanları ve dahasını. Kalbim eşitlikten yana, özgürlükten yana. Eşit değiliz, eşit olmayacağız biliyorum. Ancak ütopya amelesi olmak güzeldir. Ruhunuza bin selam olsun.

Not: Yazdığım yazıyı iki kez okudum üç bira içtim, yarım paket sigara bitti. Günün sonunda daha samimi yazı yazamazdım. Kusurumuz olduysa affolun. Başıbozuk ahkam ustasından selam olsun.

Yalnızlık Samimiyettir” için bir yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s