Asfalyaları Atık Karadeliklere Sesleniş

    Ege gibi cennetten kaçmaya cesaret etmiş, huzuru huzursuzluğa tercih eden asfalyaları atık serseriyim ben. Kaçarken heybesine sadece kitaplarını alabilmiş, şimdi ruhu tozlu raflar gibi kokan sıradan adamın biriyim. Geceleri karanlık odamda ay ışığıyla başka izler sürmekle meşgul oluyor ve gün içinde gördüğüm, temas ettiğim ve yahut iletişime geçtiğim yaşlı, genç, zengin ve yahut fakir insanların siluetleriyle boğuşuyorum. Zihnimdeki insan kalabalıklarına bakıp Didem Madak usulü ah’lar ağaçı oluşturuyorum içimde. Sonra geçen yılların iyi olmadığını biliyor ve Bukowski’nin yaşlı moruk hali gibi hissediyorum kendimi. Zihnimde soğuk biranın tadı dolaşıyor. Buz gibi hem de..

      Kendimin hayatta ki yerini biliyorum aslında ‘abi mutlaka görüşürüz’ temennisiyim ben. Aniden karşılaşıldığı vakit ayaküstü samimiyetsiz ve yüksek tonajlı temennilerin sunulduğu o kişiyim. Birilerinin canı sıkıldığında harika şekilde vakit öldürebileceği şanslı kişiyim. Asla gerçekleşmeyecek hayallerin başı çeken kişisiyim. Herkesin sen çok değerlisin derken ‘mutlaka görüşelim’ ya diye cümle kurduğu ama asla o değeri hissettirmediği koca uzay boşluğuyum ben. Hani karadelik nerede diye araştırma yapılıyor ya Cern Enstitüsü’nde. Araştırma yapılırken bulunamayan ‘karadelik’ benim.

     Kendini karadelik gibi hisseden, ay ışığına bakıp gecenin güzelliğinde zamanı unutan deliler olarak toplanabilseydik keşke. İnanın bana ‘dünya yerinden oynardı’. Dünya yerinden oynarken mesela biz kuzine de pişen kaçak çay içerdik. Ucuz şaraplarımız olurdu masada. Cemal Süreya’dan ‘Üvercinka’ şiirini okur, Özdemir Asaf mısralarında kaybolmanın onuru olurdu yüzlerimizde. Aniden papatyaların açtığı bir heyecan kaplardı vücudumuzu. Hemigway, Jack Kreauch, Allen Ginsberg gibi babalar bir anda ayık dolaşmamızla dalga geçip bir büyük rakı açarlardı masaya! Kanat Güner’i görürdük belki bir köşede, Tezer Özlü yaşamın kıyısına bir yolculuğa çıkartırdı bizi. Belki Oğuz Atay, Selim ve Turgut’un gerçek hikâyesini fısıldardı. Can Yücel çatal yüreğinden seslenir belki Gül Yücel’e duyduğu o yüce aşktan bahsederdi. Çok istersek belki Marx ve Kropatkin ‘sefaletin felsefesi ve felsefenin sefaleti’ adlı tartışmayı yeniden yaparlardı. Bizim kafamız çok güzel olurdu. Yavaş yavaş masadan eksilince dostlar, hayal kahramanları ve masallar. Biz bize kalırdık mesela. Evimiz Ege’de olurdu. Mutfağı Akdenize bakardı.

     İşte o vakit her ne olursa olsun Şako’yla bir kere rakı masasına oturmuş ve ‘Psihi Vathia’ diye gülümsemesini bilirdik. Kostas Mouselas’ın ifadesiyle ‘.. sefil düşünceler ve küçüklükler arasında kaybolup, hayatta ki büyük sırrı çözememiş, soru ve cevapta manasız ..’ kalmış olabilirdi. Ozan Önen’in ifadesiyle Hiroşimaya atom bombası atmış bir insanın günahını boynunda taşıyor, ard arda yanlış kararlar almış olabilirdin o masada. Çünkü o masada seninle gün geçirmek için değil seninle bedel ödeyenlerin, seni sevenlerin değil, seni sevdikleri için o masada olduklarını bilirdin. Bu kişilerin statüleri, unvanlarının önemi ve anlamını yitirirdi. Ölümüne ağır sözler söyledikten sonra bile yan yana rahat şekilde kokularınız birbirine karışarak uyumanın rahatlığı olurdu üzerimizde. İşte karadelikte olsaydınız her an başka kişiye dönüşseniz bile, dengesiz olsanız dahi, özünüzü bir kez görmüş olan insanların elinizden tutacak en sahici insanlar olduğunu bilirdiniz.

   Çünkü merhametsiz bencilliklerinizden kurtulduğunuzda sadece ‘ben’ dememek gerektiğini, kapitalizmin sizlere sürekli aşıladığı hırs ve rekabet dünyasının ne kadar boş olduğunu görecektiniz. Milen Kundera’nın  ‘yavaşlık’ derken neleri kast ettiğini çok daha iyi anlayacaktınız. S. Marcos’un ‘Güney Afrika’da bir siyah, Avrupa’da bir Asyalı, İspanya’da bir anarşist, İsrail’de bir Filistin’li, San Cristobal sokaklarında bir maya yerlisi, Almanya’da bir Yahudi’yim, bir işsiz, mutsuz bir öğrenciyim… ve saat 10’dan sonra metroda yalnız bir kadın’ açıklamasını çok daha iyi içselleştirirdiniz.

        İşte o vakit Ege’de yer alan evinde ve akdeniz kokan mutfağında karadelik gibi gözüken, mezarlık görünümlü adamların senin her noktana nasıl dokunacağını çok iyi bilirdin. Gece’den sabaha kadar oturulan günlerde yorgun gözlerle, teninde dans eden yakamozu, gözyaşlarını silerken nasıl dudağının sağ üst kenarına öpücük koyduğunu hissedecek olurdun. Seni her şeyinle sevmenin sadece gösterdiğin kısımlarınla değil, omzuna yük olarak binen her kısmı samimiyetle ve içtenlikle anlattığında omzuna konacak öpücükle ferahladığında anlayacağını bilirdin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s