Kitap İncelemesi

Foucault Michel, Hapishanenin Doğuşu
Türkçe söyleyen: Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitapevi, Ankara:1992

Hapishanenin-DoğuşuGerçek ismi “Michel Paul Foucault” olan düşünür, 15 Ekim 1926 yılında Fransa’nın Poitiers kentinde doğdu ve 26 Haziran 1984 yılında aramızdan ayrılmıştır. Özelikle post-yapısalcı ekol içerisinde kurucu olarak bilinen ve entelektüel camia içerisinde Fransız dilbilimci ve filozof olarak anılmıştır. Gençlik zamanları içerisinde siyasal olarak ateşli bir Marksist görüş düşüncesini benimsemiş ve Fransız Komünist Partisi üyeliğinde bulunmuştur. Ancak ilerleyen süreç boyunca farklı düşüncelerin içerisinde de bulunması dolayısıyla kaçınmaya çalışsa da kendi düşünce sisteminin oluşmasını sağlamıştır. Fransa’daki 1968 yılında gerçekleşen toplumsal hareketlerin içerisinde en ön saflarda yer almış, öğrencileri ile beraber iktidarın tüm ideolojik kuvvetlerine karşı direnç ve tepki göstermiştir. Foucault, toplum içerisinde oluşan ya da süregelen güç ilişkilerini; söylem analizi yaparak, sosyal yapı ve kurumları ( hastane, bürokrasi, okul, genelev vs. ) odak noktası seçmiş, toplumsal norm ve iktidar sahipleri tarafından “anormal” olarak nitelenen marjinal grupların fikirlerini inceleyerek nasıl bir olgunun oluştuğunu açığa çıkarmaya çalışmıştır. Foucault, özelikle cinsellik üzerine araştırma yaptığı dönem içerisinde de Paris “bordello”larında[1] sıkça bulunmuştur. Netice itibari ile Foucault, kendi yaşamı içerisinde de toplumsal normların ötesinde bir çizgi takip etmiştir. “Deliliğin Tarihi”, “Kelimeler Ve Şeyler”, “Hapishanenin Doğuşu”, “Kliniğin Doğuşu”, “Bilginin Arkeolojisi” ve “Cinselliğin Tarihi” kendisinin en önemli eserleri arasındadır. Ancak, Foucault; iki tür kitap yazdığını ifade eder. Biri, Kelimeler ve Şeyler gibi yalnızca bilimsel düşünceye; diğeri, Hapishanenin Doğuşu gibi toplumsal ilke ve kurumlara dairdir. Ona göre bilim tarihi toplumsal duyarlılıkla aynı şekilde gelişmez. Düşüncenin, bilimsel bir söylem olarak kabul edilmesi için, belirli ölçülere uyması gerekir. Hapishanenin Doğuşunda  metinler, uygulamalar ve insanlar birbirlerine karşı mücadele etmektedir.

    Foucault, Hapishanenin Doğuşu adlı eseri ile modern zamanın ve ceza kararı veren güç ile olan ilişkisel tarihini, cezalandırma güç mekanizmasının nasıl destek bulduğunu, meşruluk ve normalleştirme süreçlerinin nasıl işlediğini, bu durumların sonuçları itibari ile nasıl bir etki alanı oluşturduğunu , maskelenen özgürlükler içerisinde bilimin hukuk ile olan işlevsel durumunun soy ağacını çıkartmaya çalışmaktadır.

    Foucault, Hapishanenin Doğuşu kitabının başında Damiens adlı bir mahkûmun ceza infaz kurallarını ayrıntılı bir şekilde ifade eder. Mahkûmun, işlediği söylenen suçu kamuoyu önünde itiraf etmesi beklenir. Bütün bu sürecin gerçekleşmesi esnasında yapılan işkence ayrıntılı bir betimleme ile gözler önüne serilir. İşkence yapılırken Damiens adlı mahkûm tanrıya yakarış sunarak acısını haykırmakta, kamuoyu olarak lanse edilen kişiler ise yapılan işkenceyi keyifle izlemektedir. İşkenceyi uygulayan kraldır. Kral diye ifade edilen bu sembolik kavram aslında “İktidar”dır, uygulanan şiddet ile iktidarının meşruiyetini sağlama almaktadır. “İşkence edilerek sorgulanan beden, suçun uygulama noktası ve aynı zamanda hakikatin çekilip çıkarıldığı yerdir”. Faucault’a göre, yapılan adil işkence siyasal ve ayinsel bir rituel olarak anlaşılmalıdır. Foucault’a göre, halkın önünde gerçekleştirilen bu işkence ile iki türlü olgu amaçlanmaktadır. Bunlardan ilki “mücadele”, diğeri “zafer”dir.  Çünkü burada kral ve suçlu arasında ki mücadele ile iktidarının devamlılığını sağlar bu durumda iktidarın zaferi olarak ifade edilir.  İktidar, suç kavramı üzerinden güç kazanıp güçsüzleştirdiği tüm şeylerde sonsuz bir karar hakkı ve istediğini yapabilme imkânı görür.  Özelikle burada gözden kaçırılmaması gereken bir diğer durum, ceza uygulayıcısı olan cellât da, yalnızca iktidar yahut kral emirlerini uygulayan kişi değil, aynı zamanda orada “ne kadar güç” uygulanacağının kararını veren kişidir. Yani, mahkûm Damiens üzerinden düşünürsek aktör cellât ve fail mahkûmdur.

    Foucault’un detaylı betimlemeleri en ürpertici ve hiçbir detay atlanmadan ifade edilir. Özelikle şunu vurgulamak gerekir ki kan ve vahşetten alınan hazzı hissetmemizi sağlar. Bu sayede iktidar sürekliliğini devam ettirdiğini, korku kültürünün nasıl insan benliğine işletildiğine şahitlik ederiz.  Diğer yandan, ayinsel bir tören şeklinde gerçekleştirilen bu “işkence” uygulamalarına oluşan toplumsal tepkilerden kaynaklı olarak ceza alanında hukuksal manada değişiklikler yapılmıştır. Burada mahkûm artık yok edilmiyor ancak “tecrit” edilerek, yani kapalı bir alanda ıslah ediliyor. Günümüz modern çağında hapishaneler dediğimiz kavramın başlangıç noktasını oluşturuyor. Foucault’a göre, hapishaneler 19. Yüzyıl başında ortaya çıkmıştır. Foucault, bu dönemde, artık yeni bir bilgi türünün ve buna bağlı olarak yeni bir iktidar biçiminin ortaya çıktığını belirtir. Ortaçağda düzenlenmiş olan adalete devletin el koyması biçimindeki bir soruşturma biçimine karşıt olarak, tamamen farklı türde yeni bir bilgi, bireylerin yaşamları boyunca denetlenmesi yoluyla norm etrafında düzenlenen bir gözetme, inceleme bilgisi söz konusudur. Foucault bunun iktidarın temeli olduğunu söyler.

    Foucault, geliştiği söylenen bu dönüşüm sürecini ve modern hapishanelerin vardığı son noktayı ifade etmek için Bentham’ın Panoptikon’unu işaret eder. Foucault’a göre, Bentham’ın ifade ettiği ve iktidardaki erk kişisinin herkesi gözetleyebileceği Panoptikon, temelinde, iktidar sahiplerinin yarattığı bir burjuva düşüdür. Bu durumdan kaynaklı bu kavram bir yönetim biçimi olarak ortaya çıkmaktadır. Bentham’ın ifadesine göre Panoptikon, “zihin için zihin üzerinde iktidar uygulama biçimidir.”

    Foucault, bugünün yaşantısı içinde, özel ya da devlet kurumlarının amacının, bireyleri ötekileştirmek değil, olağan koşullar içinde sabitleyerek sisteme dâhil etme kaygısı güttüğünü belirtir. Örnek olarak, fabrika bireyleri dışlamaz, onları üretim süreci içerisine dâhil ederek, makinelere bağımlı kılar. Okul kurumları ise, öğrencileri, duvarlar arasına kapatırken bile dışlamaz, sürekli bir bilgi bombardımanına tutarak bilgi makinelerine bağlı kılmaktadır. Aynı argümanları ıslahevi yahut hapishaneler içinde düşünülebilir. Foucault’a göre, kurumlar oluşum aşamasında faili dışlıyor gibi olsa da, toplum içinde ki faili normalleştirme sürecine bağımlı kılmaktır. Bunun sayesinde, iktidarın ideolojik üretim süreçleri içerisinde anormal ya da aykırı tüm davranışları ıslah edilmesi garanti altına alınır. Bu şekilde, bireyleri toplumsal çerçeveden dışlayan on sekizinci yüzyıl tecridinin karşısına, bireyleri üreticilerin üretim, formasyon ya da ıslah aygıtlarına bağlama işlevi olan ve on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan tecrit “panoptizm”, yaşadığımız toplumun belirgin özelliklerinden biridir. Tüm bu neticelerden dolayı, bireysel ve sürekli bir gözetim toplumu gerçeği fark edilebilir.

    Foucault’a göre, ceza alanında yapılan yahut yapılacak tüm reformlar, iktidarın sürekliliğini daha kalıcı hale getirmek için yapılan birer stratejik hamledir. Bu minvalde düşünüldüğünde biyoiktidar[2], kapitalist sistem beden kavramının üretim sürecine denetimli bir şekilde girmesini ve nüfusun belirli normlar gözetilerek ekonomik süreçlere uygun kılınması gerektiğini vurgular. Bu durumda kapitalist sistemin gelişim aşaması için vazgeçilmez bir unsurdur. Foucault’a göre, biyoiktidar bu inşa süreci içerisinde kendisine muhalif yahut farklı bir tepki gördüğü vakit en etkili silahı olan “ölüm” uygulamasını kullanır. Bu yüzden, yasalar sürekli kutsal adalet kavramının altında şekillenerek düşünülür ve oluşturulur. Ancak, iktidarlar yaşam sorumluluğu kavramı altında hareket etme misyonu ile hareket ediyorsa düzeltici, düzenleyici mekanizmalara ihtiyaç duyacaktır. Bu oluşturulan normalleştirme süreçleri ise, yaşamı merkeze alan iktidarların tarihsel sorunudur diye ifade etmektedir.

    Sonuç olarak, Foucault’a göre, kapitalist ekonomik model “suç” kavramı üzerinden suçluluğa karşı savaşma iddiasındadır. Hapishane ya da ıslahevi gibi yerler nedeniyle suçlu adı altında baskı altına alınmış birey gerçeği vardır. Foucault, bu tarz bireylerin ekonomik olarak sürekli bir iktidar baskısı altında yaşadıklarını ve şantaj yapılarak iktidar devamlılığı için sistem için yararlı bir fail haline getirilir. Foucault, suça eğilimlerin fahişeliği örgütlemek için en kolay kullanılabilecek kişiler olduğunu söyler. Onlar, bu şekilde, pezevenk ya da ne olduğu belli olmayan faşist siyasetçilerin maşaları olurlar. Bununla birlikte, kanlı tahakküm kipiyle sömürgecilik, iyice düşünülmüş, kesinlikle istenmiş, bilinçli ve rasyonel bir tekniktir. Foucault’ya göre, “aklın iktidarı kanlı bir iktidardır”. Bir diğer yandan Foucault, birey olma ediminden vazgeçilerek, bireyin yani failin kendisinden kurtulmanın, yani tüm bu olgu ya da problemleri tarihsel bir bağlam içerisinde düşünülmesi gerektiğine vurgu yapılıp analiz edilmesi gerektiğini söyler. Bu analiz de her zaman ısrarla vurguladığı soy kütüğüdür.

[1] Y.N: Bordello, Türkçe karşılık olarak “Genelev” anlamına gelmektedir.

[2] Y.N: Michel Foucault  tarafından ortaya atılmış ve modern ulus devletlerin amaçlarını “bedenlerin zaptedilmesini ve nüfusun kontrol edilmesini başarmak için sayısız ve farklı tekniklerin uygulanışındaki bir patlama” aracılığıyla, özellikle de istatistik ve olasılığın kullanılması yoluyla, düzenleme pratiğine işaret eden bir terimdir.

Kitap İncelemesi’ için 2 yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s