Anlatılan Senin Hikayen

Marx’ın  Das Capital kitabının birinci sözüdür ‘De Te Fabula Narratur’. Anlatılan senin hikâyen, senin hikâyeni anlatıyorlar demektir. Bir iş yerine girip yıllarca çalışırsın ve çalıştıkça senin zamanının aslında başkasına ait olduğunu öğrenirsin. Akşam 8-18 mesaisinde çalışırken bile geriye zamanın kalmamıştır görmek istemezsin. Bu duruma ek olarak işe gidip gelme süresini, yemek yemeyi, uykuyu, yıkanmayı, giysi, otomobil bakımını, evde ki çamaşır ve bulaşığı, sevişmeyi, ziyaretçi ağırlamayı, hastalanmayı, kaza yapmayı, uykusuzluğu, iklimi, küresel salgınları ve dahasını eklediğinde senin kendine ait bir zamanın olmadığını asla olmayacağını da anlamak zorunda kalırsın. İşte bu yüzden anlatılan senin hikâyendir. Kulak ver, duy, hisset. Silkelen kendine gel.

Eğer zaman ve tarih bize K. Marx’ı, Spinozo’yı, Hegel’i, A. Schopenhauer’ı ve dahasını okuma fırsatı vermeseydi, biz yine aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektik. Bizlere başka bir dünyanın varlığını gösterdi, bize bir ruhumuzun bulunduğunu öğretti. Ama çok okuyan birini görünce delicesine de etkilenmiyorum. İlgilendiğim şey kavramlar arası bağlantıları nasıl kurduğu o bilgiyi zihninde nasıl işlediği. Çünkü çok okuduğu halde bir olaya farklı disiplinlerden yaklaşmak nedir beceremeyen zihinler var. Marx,  “Zenginliğin artmasına rağmen sefaletin azalmadığı bir sosyal sistemin temelinde çürümüş bir şeyler olmalı” derken haksız olamazdı. Çünkü bu bağlantıların kurulmasına engel olan bu çürümüş sistemler.

Baksanıza şu hayata, şu namussuz güzel gözüken hayata bir bakın. Kimin rızası bu insanları para, din, milliyet vb. saçmalıklarla ayrılıklara sokmak. Keşke diyorum bir iksir olsa da içsek, içsek ve bir anda değişse şu doğduğumuzdan beri bahsedilen her şey! Keşke öyle bir içsek ve kendi kibirli vicdanlarına hakim olamayan kim varsa bağıra çağıra anlatsak içimizdekileri. Nerede o okurken aklımızın çıktığı aşklar, nerede Ece Ayhan ‘Aşk Örgütlenmektir’ dediğin durumlar. Her şeyi atlatmayı becerebilen şu bedenlerimiz ne kolay yenildi insani zevklerine, ihtiraslarına ve günlük kibirlerine. “Kibirli insan asalakların ve dalkavukların varlığından hoşlanır, asil ruhların varlığındansa nefret eder” derken Spinoza haksız sayılmazdı.

Bu yüzden bir çocuk, aşık yahut hayvan gibi yalnızca hayatın kendisi seni mutlu ediyor ve sana yetiyorsa; yaşantın içerisindeki hayal kırıklıkları, endişeler, olumsuzluklar, acılara gark olsa dahi yüreğin(ki yaşanılan her şeyden ilham çıkartabilirsin) seni yaşlandırmayacaktır. Anlatılan senin hikâyen olduğunu sana unutturmayacaktır. Kişiliğin, bakışın akıl sır erdiremediğin barbar kişiliklere dönüşmeyecektir. Kişiliğin, aydınlatacaktır yolunu. Bir gün olur ya insanız geçmişinden bir melodi çalınır kulaklarına, yarım kalan bir Ahmed Arif şiiri dokunur belki dudaklarına, güzel hatırla geçmişini ve ağzı kulaklarında olan şapşal kendini. Yürüdüğün yolları, geçtiğin engelleri, atlattığın badireleri düşün, yağmurlu havalarda dışarıya çıkıp tanrıya gülümser gibi ağlamayı ihmal etme. Hiçbir şeyden pişman olma ama unutma yaşadığın her şey çok güzeldi. Bazen iyi insanlar kötü seçimler yapabilir. Bu onların kötü olduğu anlamına gelmez. Bu onların insan olduğu anlamına gelir. Unutma anlatılan senin hikayen. Sarılmayı sadece fiziksel olarak algılayanlara, sevişmeyi basit bir cinsel eylem olarak görüp bunun utancına girenlere çok kızgınsın biliyorum. Boş ver sen bir sese sarılmanın, bir gülüşe ve güzel bir dokunmaya düğüm olmaya devam et.

Anlatılan hikayeni duy devletin soğuk duvarlarına çocuk resimleri asılsın istiyorsun. Her yıl coşkulu bir biçimde dünya vatandaşlığı kutlansın istiyorsun. İnternet iletişiminin İstanbul’da ki kadar Hakkari’de ya da Aydın’ın herhangi bir köy kasabasında yaşayan çocuğun hakkı olduğunu biliyorsun ve ücretsiz olsun istiyorsun. Uzaylılar eğer keşfedilirse bu kişileri karşılayanların siyasetçiler değil şairler olmasını istiyorsun. Mecliste birbirlerine saldıran vekil görüntüleri yerine maskeli balo yapılıp uzun eşek oynanmasını istiyorsun. Bir gün olsun herkesin ciddiyetlerini kenara bırakmasını, bolca saçmalamak istiyorsun. Seni seviyorum cümlesinin karşılığının ‘ben de’ denilerek basitleştirilmesine kızıyorsun. ‘Merhaba’ ve ‘nasılsın’ sorularının samimiyetsiz şekilde sorulduğunda ağızlarına kenarı kopmuş sarı tuvalet terliğiyle vurulmasının kamusal bir hak olmasını talep ediyorsun. Doğanın, uzayın ve kutupların devletlerin ve özel sektör teşebbüslerin kaderlerine terk edilmesine kızıyorsun. Havaalanları ve AVM’lerde yer alan tüketim çılgınlığı teşvikleri yerine konserler, film gösterimleri ve ücretsiz 24 saat açık kütüphaneler olsun istiyorsun. İstiyorsun daha çok iste. Sakın vazgeçme anlatılan senin hikayen.

Son söz olarak naciz ve basit hayatımda öğrendiğim bir şeyi buraya not olarak bırakıyorum. Yollar aşılır, mesafeler halledilir. Sorunlar olur, çözülür. Yaralar olur sarılır, üflenir geçer. İnsan bir şekilde devam etmeye çaba gösterdiği vakit bütün sorunları çözer. İki tane istisna dışında; birisi ölmek diğeri sevilmemek. Ne kadar çabalarsan çabala bu iki sorunu çözemiyorsun. O yüzden Oğuz Atay’ın dediği gibi “Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum”.

NOYANİST

Anlatılan Senin Hikayen” için bir yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s