Kod Adı: İnsanlık

Gecelerimiz gündüzlere karışıyor. Birçok yeni bilginin karşısında yenilgiye uğrayan zihinlerle yeni sabahları karşılıyoruz. Doğruların içinde yalanlar olduğuna şahitlik etmekle ömür çürütüyoruz. Bu kadar çok saflığın içinde kirlenmek utanç duygumuzun kaybolmasına sebep oluyor. Eğer utanmasaydık insanlığımızdan bedevi çölünde yaşayan Kais gibi Leyla’ya tutunup mecnun olmayı seçer miydik ?! Zaman içinde ne yaptığını bilmez bir sona koşturuyoruz kafası vahşice kesilmiş günahsız hayvanlar gibi. Yaşayacağımız her gün bir diğer günün sonu. Yeni başlangıçlar beklentisi hayaliyle egosal mastürbasyonda orgazm seviyesinin en üst noktasına ulaşmış delice bir zevkle yaşadığımız acıları unutuyoruz. Ne acı! Gün geçmiyor ki her saniye bir yalan doğuruyor zihnimiz. Güzel bir sabahın karanlık gecelere evrildiği sarhoş zihinlerinde söylenen yalanların doğruluğunu ispata uğraşan traji komik hallerdeyiz.

Aslında bütün insanlık ruhlarımızın kusurlarla dolu olduğunu biliyor ve farkında. Hiç kimsenin ruhu salt iyilik ya da masumluğun o beyaz örtüsüyle kaplı değil. Ancak hiç kimsenin de masum olmak gibi bir sorumluluğu yok. Aldırış etmeyin siz geçmişin bugünden daha iyi olduğunu anlatan palavracılara. Eğer geçmiş bugünden daha iyi olsaydı hiç yazar mıydı DostoyevskiRaskolnikov” karakterini, Shakespaere Hamlet’i neden yaratmıştı. 1001 gece masallarını sahi kim yazmıştı. Eski Ahit kitabından beri Habil ile Kabil neden kavga ediyor. Daha bir sürü örneğin karşısına Don Kişot neden çıkmıştı, Robin Hood zenginden çalıp fakire verdiği için mi ‘Hırsız’ diye damgalanmıştı. Hadi bea oradan. Pamuk tarlasında Çukurova’nın gavruk sıcağında hepimiz İnce Mehmed’i haklı bulmadık mı? Bunca eşitsizliğe karşılık sakallı [Marx] “Das Capitali” raflarda kalın kitap olsun diye yazmış olamaz. Thomos MoreÜtopya”sından hiç mi etkilenmedik. Sessiz usulca kuytu köşede içerken ‘Satürn Bize Fısıldasın’ diye beklentiye girmedik mi?

        Kendi adıma cevap vereyim. Bu ve bunun gibi birçok soru aklıma geldiğinde ‘beklentiye’ girdim. Sonrasında uzun uzun düşündüğümde kayıp zamanlar içinde gelen yorgun bir bedenin tahakkümü altında sıkıştığımı fark ettim.  Sonra en büyük umutlar ve hayaller niye kısa sürer diye düşündüm. Çünkü umutsuz dünyalarımız da küçük mutluluklarla büyük kayıplarımızı unutuyor ve yaşamak için sahte anlar yaratmakla meşgul olduğumuzun farkına vardım.

Tamam derin bir nefes alıyorum. Bir dakika rahat verin efendim demli çayımın içine az daha votka koydum hoşt-geldiniz dünyama. Buyurun şu tarafa alayım sizi. Tekrardan hoşt-geldiniz. Umarım rahatsız olursunuz okuduklarınızdan. Çünkü ben rahat etmeniz için değil rahatsız olmanız için yazıyorum. Tıpkı yukarıda ismini saydığım birkaç kitap ve daha ismini anmayı unuttuğum birçok yazar gibi. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta yazılan onca kitap bir dert oluşturmalıydı hepimizde.

Bugün yaklaşık yedi milyar insanın yaşadığı evrende çocuklar ölsün, istismara uğrasın, annesi ve babasının bir gece zevk için yapıp sonra unuttuğu kişiler olsun diye yazılmış olamazdı! Afrika’nın herhangi bir yerinde kapital sermayenin uçkur heveslilerini doyursun, akbabalara yem olsun diye mi ölüyor kakaonun tadını bilmeyen çocuklar. Sahi Jack London’ın ‘Martin Eden’ karakteri onca tehlikeli deniz yolcuğunu neden yapmıştı? Neden? Amerikalı tohum şirketleri GDO’lu ürünlerini daha çok insana pazarlasın diye Oğuz AtayTutunamayanlar’ romanını yazmış olamaz.

Yorgun ve yalanlarla yıpranmış zihnim bana bilge bir sufinin sözlerini hatırlatıyor “hiç bir yara bize kalbimiz kadar acı vermez ama hiç bir ilaçta bizi kalbimiz kadar çabuk iyileştirmez” derken yanılmış olamaz. Sadece cinsel açlıklarını daha çok doyursun diye mi küçücük kız çocuklarına mal gibi davranıp herhangi yerlerde ucuza satılıp, töre, berdel yahut dünyanın herhangi uzak bir ülkesinde fuhuşa zorlanıyordu. Bütün bu olanları hangi din ritüeli ya da hangi vicdan kaldırabilirdi.

Çay içine katılan votkanın bile keyifli olmadığı zamanlardayız aslında. Sadece yazılara sığınıyor, dertleşebilmek için kelimelerle kendimizi avutuyoruz. Nereye kadar devam edecek ki diye soruyorum, bir cevap yok. Kızıyorum ama tek vazgeçilmezin kendin olduğunda nereye kaçabilirsin ki. Yolun bittiği yer kendinsin ve kendine en uzak yerin sırtın. Aklım şimdi bir uçurumun kenarında duran insanlığın iklim krizi, yeni epidemi vakaları karşısında çaresiz olduğunu söylüyor. Çünkü biliyorum dünyayı artık devletler değil şirketler [şirketokrasi] yönetiyor. Acılar yaşantımızın parçası olmuş ve sürekli kaybeden insanlık ekonomisinde ‘hissiyatlar’ tıpkı borsadaki hisseler gibi çok ucuza satışa çıkartılıp arz/talep dengeleri fazlaca örselemiş vaziyette. Her dakika değişen aşk, dostluk ve daha birçok insana ait kavram hoyratça harcanıyor.

Ben sana yazmaktan yorulmayacağım insanlık! Senin ben de asla bitiremeyeceğin bir insanlık kavgası var. Ama her zaman cümlemi sonlandırdığım gibi gene beni kimse takmayacak ve her zaman olduğu gibi sizler saçma sapan şeylerle vakitler kaybedeceksiniz. Canınız sağ olsun. Ben yazmaktan siz okuyup geçmekten vazgeçmeyeceksiniz. Benim de şimdi tüm çaresiz insanlar gibi yalanlara inanmaya ihtiyacım var.

.. Falanca durağa geliriz şimdi göğe bakalım. İnecek var deriz otobüs durur ineriz. Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya. Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum. Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun. Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam. Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım. Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda. Beni bırak göğe bakalım.. [Turgut Uyar’a selam olsun- Bölüm sonu canavarı- Göğe Bakma Durağı]

-NOYANİST-

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s