Aymaz Adam

Kocaman şehir uğultuları arasında yürüyordu. Zihninin dehlizlerinde saçma sapan bir sürü fikir vardı. Dalgın haldeyken üstü başı yırtık ama mağrur duruşlu kadını gördü. Uzun süre dikkatlice izledi o kadını. İmkânsızlıklar içerisinde çaresiz kalmış bir kadın duruşuydu. Annesine benzetmişti. İçi acımsamıştı. Oysa insanın imkânsızlık içerisinde olması ne acı; zaman ve mekânı dar eder çaresizlik. Her şey o karar verenlerin elinde umudu, cenneti ve cehennemi onlar yönetiyor. Her şeyin karar vericisi, Dünya’nın sahibi onlar diye sitem etti. Kızdı söylendi kendi kendine. Çünkü insanoğlu sadece kırıntılarla yetinmeli, günde bir dakika. Geri kalan yirmi üç saat elli dokuz dakika onların. Hiçbir kural ya da kaide işlemiyor onlara dedi. Sinirlendi bir anda. Zamansız sinirlenmek adeti değildi. Ama bu sefer kendine hakim olamadı.

Sigarasını fırlatıp attı ve bağırdı bir anda; bağırmak her zaman iyiydi; yalnız yüksek sesle bağıracaktınız; bağırmak muhteşem bir şeydi ve o deliler gibi bağırıyordu. Yer kürenin kenarında, dünyadan uzakta bilinmeyen bir kentin çıkmaz sokağında bağırıyordu. Sanki içinde saklı kalmış günahlarını kusar gibi.

Sonra akordeon çalan üç çocuğa rastladı çıkmaz sokağın sonunda. Korku içinde ona bakıyorlardı. Gözlerinin içine baktı onların. Usulca çocuklara yaklaştı. Korkmamalarını söyledi. Cebinden bozukluk çıkarıp onlara uzattı. Akordeonu çalmalarını istedi. Sanki aynı yaştaymış gibi garip hareketlerle dans etmeye başladı. Çocuklarda katıldı ve beraber dans ederken kocaman sarılıp kahkahalarla güldüler. Demin oluşan kızgınlığı gitmişti. Bir çocuğun gülümsemesi için koskoca evreni yakabilirdi. Kırmızı çizgisiydi çocuklar. İçinden her şeye rağmen, denemek; yanılmak ve mücadele etmek çok güzel dedi. Silkenip kendine geldi. Yürümeye devam etti.  Bir amca yanaştı yanına; gezince, görünce, sevince ve gülünce hayat güzel sanıyorlar doğru mu dedi. Deli gibi bir şeydi. Ama herkesten akıllıydı. Sarıldı amcaya doğru ama sen bunu kimseye söyleme. Çünkü “sır” dedi.  Gülümsedi deli amcayla. Deliler, kaybedenler ve yanlış yolu seçmiş tüm kişilere karşı bir zaafı vardı.

Yakında ki barla pub arasında kalmış eski bir mekana girdi. Seviyordu bu salaş yeri. Patronundan garsonuna kadar herkesi tanıyordu. Kafası bozuk olduğunda, mekan dolu olduğunda; müdavimi olduğu için hep bir sandalye bulurlar. Kendisinin yabancılıktan uzaklaşmasını sağlardı. Uzaktan bir bira söyledi. Arjantin bardakta olması konusunda ricada bulundu. Kadın garson her zamanki gülümsemesini takındı. Çünkü hep aynısını yapardı. Önce birayı söyler sonra bira bardağını söylerdi. İçeride iki ya da üç kişi vardı. Sessizce köşeye çekildi.  Bira içerken düşünmek en güzel an diye düşündü. Biliyordu ki yaşasa en çok Bukowski’yle bira içmek isterdi. Sonra kendi kabuğunda düşünceler yumağına gömüldü.

Neden aşık olduğumuzu hep sonlara saklıyoruz ki dedi. Hastane koridorları, mezarlıklar, mezar taşları dile gelmemiş pişmanlıklarla dolu insanların yattığı son durak dedi. Kadın ya da erkek hissiyatlar; öfkeler, ara vermeler, kendine iyi kendime iyi bakmalar, hoşçakallar, vedalar, şehir değişikliği ve herkesten her şeyden gitme istekleriyle dolu dedi. Biliyorum dedi ansızın gelecek ölüm, yüreğim kanayacak geç kalacağız seninle sarılamayacağız dedi. İçi ürperdi. Zamansız bir telaş yaşadı. Bir sürü düşünce bir anda kafasından aşağı boşaldı.

Hızlıca birasını içti. Koşar adım mekandan uzaklaştı. Birden aydınlanma geldi ruhuna. Yollar, yürünür. Mesafeler halledilir. Sorunlar çözülür. Yaradır, üflenir geçer. İnsanız dedi istedikten, çaba gösterdikten sonra her sorunu çözeriz. Hatta bütün bunlar teferruat kısmı ben utanmadan onunla yaşlanmak istiyorum ya dedi. Neden onu dudağından değil dudağının kenarından öpmüyorum. Neden usulca yaklaşıp; birbirimizin sıcaklığına içimiz titremiyor ve dizlerimizin bağı çözülmüyor dedi. Sonra fark etti ki yalnızdı. O gideli çok olmuştu. Kimseye açmamıştı kapısını. Ruhu biraz küf tutmuştu.

İlk gelen taksiyi durdurdu. Sahil hattı yolundan geçerken denizden gelen rüzgarın serinliği yüzüne vurdu. Aklında yalnızlığı ve kafasını bulandıran derin düşünceler dolanıyordu. Ama yüzünde tebessüm saklıydı. Çünkü umutsuz değildi. Garip bir özgüvenle biliyordu birileriyle aynı gökyüzü altında aynı elektrik faturasına beraber şaşırabilecekti. Bir şarkısı olacak zamansız saçma sapan danslar edebilecekti. Belki de daha doğru zaman değildi. Taksiden indi. Yavaş adımlarla eve doğru yürüdü. Anahtarı her zamanki gibi tek seferde kilit kısmına yerleştiremedi. Karşısında kitaplığı, yarım kalmış yazılar ve yarım içilmiş sigaralarla dolu küllük vardı. Üstünü değiştirmeden kitaplığa yöneldi. Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar kitabından birkaç sayfanın kenarını yıldızlarla donattı. Başucuna koydu, bu gece seninle sarılarak uyuyalım dedi. Belki bir gün biri gizlice o sayfaları keşfeder. Beni daha iyi tanıma imkanı bulur diye düşünürken uykuya daldı…

-NOYANİST-

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s