Senede bir

Dünya’da corona salgını ortaya çıkmış, İspanya’ya meteor düşmüş, Ortadoğu cehenneme dönmek için bir çakmak hareketi bekliyor. Twitter sayfam çılgınlar gibi bir sürü metion atan insanla dolu. Bu kadar çok saçma sapan bilgi arasında insanları uyarıyor o kıyıda köşede görmediğimiz insanlar. Farkındayım! Daha öncesinden aşk uğruna geldiğim Diyarbakır’ın otel odasında insanların ağzını burnunu dağıtacak garip gönül sızıları içerisindeyim. Anlat deseniz meteoroloji istasyonları milli felaket gerçek oluyor diye düşünüp karantina altına alabilir. Dün gece onunla dolaştığımız sokakları, bir vakit oturduğumuz her yeri tek başıma dolaşıp anlamsız bir gövde gösterisi yaptım. Heyyat, insan işte hatalarla dolu beşeri varlık ve kaybettiği zamanları tecrübe diye isimlendiren canlı organizma.

Son bilgilere göre corona virüsü hızla yayılmaya devam ediyor. Ben hala Diyarbakır’dayım ve artık öyle güzel sarhoşluklar yaşayamıyorum. Bu kadar uzaktayken sosyal medyada inanılmaz güzel yazılar, fotoğraflarla doğum günümü kutlayan bildirimler alıyorum. Ortalık mahşer yeri gibi benim aklım ise Deyrulzafaran Manastırı’nın sessizliğine gebe. Garip! Gün batımının bize bıraktığı inanılmaz görsel şöleni hafızama attım. Yolda olmaya devam ediyorum. Mardin’den yola düşüp Diyarbakır semalarına tekrar giriyorum. Sur İçi’nin inanılmaz ara sokaklarında kayboluyor, on gözlü köprüden Dicle’nin akışına gözlerim takılıyor. Hasan Paşa Hanın’da kahve siparişi verirken dibek olsun derken orada çalışan güzel yürekli kişiye soru soru soruyorum. Yahu ne oldu buraya kimsecikler kalmamış diyorum. Ah be diyor, derin sessizlik masayı kaplıyor. Tez yazılır bu sessizliğe ama otele geliyorum. Tek başımayım. Urfa- Mardin karayoluna bakan manzaralı otel odamda beni hiç yalnız bırakmayan kırmızı tuborgumu açıyorum.

Eğer şiseden bir cin çıksaydı. Ne istiyorsun diye sorsaydı. Eski zamanlarda takıldığım cebimde paramın az, benden telefon bekleyen anne telaşı, bol sohbet ve samimiyetle içilen o biralı ortamların samimiyetini geri getir derdim.  Orta direk devlet memuru, yorgun bankacılar, varoluş sancısı çeken sanatçılar, ülkeye dair kaygı duyanlar ve biz gibi salak onca kişi ne güzel paylaşırdık her şeyi. Çakal görünümlü basit uyanıkların masadan kovulduğu, saf salak denen insanların birbirine yardım ettiği zamanlar.

Bunca yaş içerisinde sen ne yaptın derseniz.  Hiç durmadan okudum, para kazandıkça kitap aldım, aldıklarımı okudukça daha çok aldım. Eşitliğe inandım, haksız olanın karşısında çelik gibi durmayı, öksüz  ve yetimin derdine hızır gibi olmayı babamdan öğrenmiştim. Ramazan işin bahanesiydi hususi büyük sofralar kuracak semt organizasyonu yapıp fakir fukurayı doyurarak oruç açtırmayı annemden. Samimiyet ve doğruluğun paha biçilemez bir değer olduğunu ailem anlatmıştı. Bir abim vardı. Benden beş yaş büyük uzay mühendisi olması gerekirken peyzaj mimarı olup bana doğayı, hayatı ve gölge gibi takip etmeyi sevdiklerini korumayı o öğretmişti.

İki Şubat’ın soğuk bir akşamı ben geldim dünyaya. Çok kent gezdim, çok hatalar yaptım, yanlış tercihlerim oldu, saçma kararlar aldım. Eğer tekrar yaşama fırsatım olsaydı gene bu hayatı yaşamak isterdim. Yeni yaş ne getirecek bilmiyorum ama ne götürmeyecek biliyorum. İnsanlığımı!

-NOYANİST- 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s